Söyleşi

Gül Gölge ile söyleşi | Lagom üzerine

Sudenaz Kahraman ·

gül gölge

“İçimizde bir taraf fazlasıyla büyüdüğünde, hayat çoğu zaman bizi başka bir yerden yeniden dengeye çağırıyor.”

Lagom… Ne çok ne az, tam kararında.

Gül Gölge’nin Lagom romanı, insanın kendi hayatına sonradan bakabilmesinin açtığı alanı anlatıyor. Geçmişin hafızada bıraktığı izlerden ilişkilerdeki sınır ihlallerine, farkında olmadan yaptığımız seçimlerden kendimize yabancılaşmaya uzanan roman; bütün karakterlerini kendi “renkleri”yle yüzleşmeye çağırıyor.

Gül Gölge ile Lagom’un hafıza, denge, seçimler ve insanın kendini tanıma yolculuğundaki karşılıkları üzerine konuştuk.

⠀
⠀

“Bana, rengini sonra anladığım kahverengi el örgüsü bir hırka giydirdi.”

Yangının olduğu gece giyilen, ancak üzerinden yıllar geçtikten sonra rengi idrak edilen hırka… Çocuklukta yaşadığı o büyük yıkımı tam olarak kavrayamayışı, ancak büyüdükçe zihninde bastırdığı anları hatırlayışı… Acaba Deha, hırkanın rengini sonradan anlaması gibi kendi hayatının rengini de çok sonradan mı fark ediyor, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Evet, ama aslında bunu yalnızca Deha için düşünmüyorum. Romandaki bütün karakterler kendi renklerini arıyor. Hatta hepimiz kendi hayatımızın rengini biraz sonradan fark ediyoruz. Çocukken ya da hayatın içindeyken başımıza gelen şeyleri her zaman o anda anlamlandıramıyoruz. Bazen olayın kendisini değil; bir kokuyu, bir eşyayı, bir sesi, küçücük bir ayrıntıyı hatırlıyoruz. Onun, bizim için ne ifade ettiğini ise yıllar sonra anlayabiliyoruz.

Ben hafızayı ya da geçmişi gerimizde bırakıp gittiğimiz bir şey gibi düşünmüyorum. Bizimle yaşamaya devam ediyor, bize siniyor. Yaşadıklarımızın bazıları çoktan unutulmuş gibi görünse bile seçimlerimizin, ilişkilerimizin, korkularımızın içinde bir şekilde varlığını sürdürüyor. İnsan kendini daha iyi tanımaya başladıkça da bazı sorular değişiyor. Ben aslında ne yaşamışım; neyi, neden seçmişim; neyi normal sanmışım, diye bakmaya başlıyor. Bence yetişkinlik biraz da burada başlıyor. Belli bir yaşa gelmek insanı otomatik olarak yetişkin yapmıyor. Sana verilmiş olanla, gerçekten sana ait olanı ayırabilmek, kendi hikâyendeki tekrarları ve seçimlerinin nereden geldiğini görebilmek gerekiyor.

Romanda “sebep - süreç - sonuç” denklemini görüyoruz. Sınır ihlalleri, tekrarlayan tutumlar göz önüne alındığında, bireylerin yalnızca verdikleri son tepkiyle yargılanmasını, romandaki ilişkiler üzerinden nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bence ilişkileri en çok yoran ve sabote eden davranış biçimlerinden biri bu. Çünkü çoğu zaman yalnızca son tepkiye odaklanıyoruz; o tepkiye gelene kadar ne yaşandığını, ilişkinin içinde hangi küçük davranışların tekrarlandığını görmezden geliyoruz. Bir süre sonra insan bunu fark ediyor ama o noktaya gelene kadar hem ilişki yorulmuş oluyor hem de taraflar.

Ben burada yalnızca bir tarafın haklı, diğer tarafın haksız olduğu bir denklemden söz etmiyorum. Anne-çocuk ilişkisi de olabilir, arkadaşlık da, iki sevgili arasındaki ilişki de. Her ilişkide etki ve tepkiyi birlikte düşünmek gerekiyor. “Ben ne yaptım, karşımdaki buna neden böyle tepki verdi?” sorusu kadar, “Ben neden böyle tepki verdim?” sorusu da önemli.

Çünkü çoğu zaman davranışlarımızın sorumluluğunu almak yerine yalnızca karşımızdakinin tepkisine odaklanmak daha kolay geliyor. Oysa ilişkiyi gerçekten anlamaya çalışıyorsak sebebi, süreci ve sonucu birlikte görmek iki tarafa da fayda sağlar.

Gül Gölge, Lagom, İletişim Yayınları.

Itır bize, yoldayken insanları izlediğini, hayatları hakkında tahminlerde bulunduğunu ve hikâyeler yazdığını anlatıyor. Siz de Itır gibi kalabalık istasyonlarda, yollarda, insanları izleyip onlara dair gizli hikâyeler yazıyor musunuz? Eğer yazıyorsanız bize bir hikâyenizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Özellikle romanı yazma sürecinde bunu çok yaptım. Eski bir arkadaşımla bazen insanları izleyip hayatlarıyla ilgili küçük çıkarımlar yapar, onlara hikâyeler kurardık. Çünkü insan yalnızca konuşarak kendini anlatmıyor. Beden dili, yüz ifadesi, saçını kullanma biçimi, giyimi, yürüyüşü, bir yerde nasıl oturduğu bile bize bazı ipuçları verebiliyor. Biraz daha dikkatli baktığınızda herkesin taşıdığı küçük işaretler olduğunu görüyorsunuz. Tabii bunlar kesin doğrular değil, benim için daha çok hikâyeyi başlatan ihtimaller.

Romanda, etrafındaki insanların bir şeyler anlatmaya çabalamasından yorulan, kendini o kalabalığa ait hissetmeyen, hayatını başkalarının gözünden görmeye başlayan bir karakter görüyoruz. Sizce bu karakter şu zamana kadarki tüm seçimlerini nasıl sorgulamalı?

Bence önce durup kendini tanıması gerekiyor. Biz hep başkalarını merak ediyoruz. Halbuki insan önce kendini tanımalı. İnsanın nerede fazla, nerede eksik, nerede hassas, nerede güçlü olduğunu görebilmesi lazım. Çünkü bazen fazla güçlü olmak da fazla hassas olmak da insanın dengesini bozabiliyor. İnsan kendine biraz dışarıdan bakabildiğinde, davranışlarının ve ilişkilerinin içindeki kendi payını da daha net görmeye başlıyor. Kendi içsel dengesini bulup sorumluluğunu alabildiğinde insan çok zenginleşiyor, “insan” olduğunu hatırlıyor. Gerçekle düşünce arasına o hayati mesafe giriyor.

Çocuk yaşta büyük bir felaketle kendi köklerini, ailesini kaybeden bir çocuğun huzurevi sahibi olması dikkat çekici bir detay. Bu, onun bilinçaltındaki huzuru ve koruma içgüdüsünü onarma çabasının bir yansıması mı? Karakter aslında başkalarına güvenli bir liman sunarak, yıllar önce kaybettiği ailesini ve çocukluğu mu inşa etmeye çalışıyor?

Evimde Gülin Hayat Topdemir’in yaklaşık on yıl önce aldığım bir tablosu var. Atlarını zaten hep severdim ama o tabloyu ilk gördüğümde bende çok güçlü, adını koyamadığım bir etki yaratmıştı. Yıllar sonra Gülin’le olan sohbetlerimizde, hayatta bazı benzer deneyimlere, benzer tepkiler verdiğimizi fark ettim. O zaman şunu düşündüm: Muhtemelen ben o tabloya yalnızca estetik olarak çekilmemiştim, onun bilinçdışında bana tanıdık gelen bir şeyi sezmiştim. Bir gün salonumda otururken resimle göz göze geldiğim bir anda bunu fark ettim. Deha da zaten roman boyunca bir adım geriye çıkıp kendi hayatına bakmaya başlıyor. Belki bir adım daha geriye çıkıp, “Ben neden bir huzurevi işletiyorum?” diye sorsa orada da kendisiyle ilgili bazı ipuçları bulabilir. Kim bilir, belki yalnız kalma korkusuyla, kendinden yaşça büyük insanların varlığı gibi ihtiyaçlarıyla karşılaşabilir ya da bambaşka şeylerle...

Bazen neye ihtiyaç duyduğumuzu zihnimiz henüz bilmese bile, hayatımızdaki seçimler bunu bizden önce söylemeye başlıyor. Çok güzel bir soru bu arada, teşekkür ederim. İşte sembollerle de konuşabiliyoruz. Ben onu yazarken bir anlam bırakmışım, siz bugün orada onu fark etmişsiniz. Şu anda sizinle de konuşmadan kurulmuş küçük bir bağın içindeyiz.

“Bazı kitaplar var, sanki hayatının falına bakıyor…”

Sizin de böyle dediğiniz bir kitap var mı, varsa biraz bahseder misiniz?

Var. Ama bunu tek bir kitaba bağlamak istemem. Bence bazı kitaplarla karşılaşmıyoruz, onlara denk geliyoruz. Zamanlaması çok önemli. Çünkü aynı cümleyi beş yıl önce okusanız hiçbir şey hissetmeyebilirsiniz, sonra başka bir yaşta önünüze gelir ve bir anda sizinle ilgili bir şeyi açar. Ben en çok bunu seviyorum edebiyatta. Kitap size doğrudan “sen busun” demez ama bir cümle, bir karakter, bazen küçücük bir sahne sizde bir yere dokunur. Ve birden kendinizle ilgili daha önce görmediğiniz bir şeyi görmeye başlarsınız. O yüzden “hayatının falına bakıyor” ifadesini seviyorum. Çünkü iyi bir kitap, bazen bugününüzde saklı olan şeyi görünür hale getiriyor. Yeter ki görebilelim. Hatta bazen kitabı değil, kitabın sizi nereden yakaladığını okumak gerekiyor. Asıl ipucu orada.

Itır, dışarıdan sorunsuz görünen evliliğini sorgulama biçimiyle ve geçmişteki Deha ile karşılaştıktan sonra yaşadığı içsel hesaplaşmayla karşımıza çıkıyor. Size göre bu, bireyin kendi mutluluğu ile toplumsal rollerin arasında sıkışmasını nasıl bir yerden özetliyor?

Yine konu seçimlerimize geliyor aslında. Birçok kararı henüz kendimizi tanımadan veriyoruz. Bazen olmuyor, bu da çok normal ama çoğu evlilik çeşitli bahanelerle devam ediyor. Bunun altında da genellikle konfor alanından çıkmamak ya da toplumsal baskı bulunuyor. Birlikte büyüyebildiğin ilişki sağlam bir ilişkidir bana göre. Biri diğerinin büyümesini reddederse o ilişki sağlıklı değildir. İnsanlar değişir, dönüşür, bunu birlikte yapabiliyorsan şahane. Yoksa hayata bir kez geliyorsun.

Itır’ın hikâyesinde beni ilgilendiren bir başka şey de tam olarak şu soru: Her şey yolunda görünüyorsa ama sen iyi değilsen ne olacak? Çünkü dışarıdan bakıldığında hayatın bütün kutuları işaretlenmiş olabilir. Evlilik var, çocuk var, ev var, düzen var, sosyal hayat var. Ama insan bütün bunların içinde yine de kendisine yabancılaşabilir. Toplum bize bazen mutluluğun biçimini veriyor. Bunlara sahipsen mutlusundur, diyor. Halbuki insanın iç dünyası böyle işlemiyor. Hiçbirimizin tanımadığı o “elâlem”. Bazı insanlar öyle değildir mesela ve biz onları aykırı olarak tanımlarız çoğu zaman. Bu da bizim kolektif bilinçdışımızda elâlem olarak yer ediyor. Itır’ın Deha’yla karşılaşması da bana göre yalnızca eski bir aşkla karşılaşmak değil. Bazen geçmişten biri karşımıza çıktığında aslında o kişiyi değil, onun yanında olduğumuz eski halimizi hatırlıyoruz. Ben o zaman kimdim, ne istiyordum, sonra ne oldu bana, diye düşünmeye başlıyoruz. Itır’ın asıl karşılaşması bence Deha’dan çok kendisiyle.

“Lagom” ve “Fika” kavramları karakterlerin kaos dolu zihnini ve rutinini iyileştirmede nasıl birer rol üstlenmiş, hayatlarını nasıl etkilemiştir?

Lagom, bir yaşam felsefesi. Kitaptaki her karakterin dengeye getirmesi gereken bir tarafı var. Biri sürekli sorun çıkmasın diye susuyor, diğeri sürekli haklı olmaya çalışıyor. Hepsinin kendi içinde yeniden bir ölçü bulması gerekiyor. Hayatın da biraz bunun üzerine kurulu olduğuna inanıyorum: denge. Ne az ne çok, tam kararında. Gerektiği yerde, yeteri kadar öfke, yeteri kadar merhamet, yeteri kadar anlayış… İçimizde bir taraf fazlasıyla büyüdüğünde, hayat çoğu zaman bizi başka bir yerden yeniden dengeye çağırıyor. Fika ise yine çok sevdiğim İsveççe bir kavram. Basitçe “kahve molası” gibi çevrilebiliyor ama İsveç kültüründe bundan daha fazlasını temsil ediyor. Günlük hayatın koşuşturması içinde bilinçli olarak durmak, aceleyle kahve içmek değil; gerçekten o ana yerleşmek demek. Türkçede bire bir karşılığı yok. Haydi bir kahve içelim, bir soluklanalım ya da kahvenin kırk yıllık hatırı fikrine yakın düşünülebilir. Ama fika biraz daha bilinçli bir duruş. Kendine ya da karşındaki insana gerçekten zaman açmak, gündelik hayatın akışını kısa süreliğine durdurmak. Aslında bu iki kavramın ortak noktası bilinç. Fika, gerçekten durup o anın içinde olabilmek, kahveyi içerken kahveyi içmek, karşındaki insanla konuşurken gerçekten orada olmak. Lagom, hayatın bütünü içinde kendi ölçünü bulabilmek. Nerede fazla, nerede eksik olduğunu görebilmek. Bunu anlayabilmek için de durup mesafelenmek gerekiyor. Duygularımıza ve düşüncelerimize bilinç eklendiğinde oyun değişiyor. Karakterlerin yaşadığı şey de biraz bu; aynı davranışları otomatik olarak sürdürmek yerine, bir noktada kendi hayatlarına başka bir yerden bakmaya başlamaları.

Kitapta “Cunda Adası” sıklıkla bir sığınak, yenilenme alanı veya karakterlerin iç hesaplaşmalarını yaşadığı bir coğrafya olarak öne çıkıyor. Bu, sizin hayatınızdaki, adaya duyduğunuz özel bir bağla ilişkilendirilebilir mi? Cunda, coğrafi bir metafor olarak mı önümüze çıkıyor?

İkisi de. Ben İzmirliyim, o yüzden Cunda benim için yalnızca sevdiğim bir yer değil; gençliğimin de bir parçası. Özellikle Cunda’nın eski hâli hafızamda çok özel bir yerde. Pek çok hafta sonumuz orada geçti. Bu yüzden benim için yalnızca coğrafi değil, duygusal bir hafızası da var. Romanda da zamanla bir sığınak ve eşik mekânına dönüştü. Ada fikrinin kendisinde zaten güçlü bir metafor var: Bir yandan dünyaya bağlısınız, bir yandan ondan ayrısınız. Romanda ise Cunda’yı biraz terapötik bir mekân gibi düşündüm. İnsan gündelik hayatının içinde sürekli birtakım kimliklerle yaşıyor; anne, eş, sevgili, çalışan, arkadaş… Bir yer değiştirdiğinizde bu rollerin sesi biraz azalıyor ve geride “Ben bütün bunların dışında kimim?” sorusu kalabiliyor. Heterotopya kavramıyla tanıştığımda çok sevmiştim. Çünkü havaalanları gibi, gündelik hayatın biraz dışında kalan yerlerde kendimi hep başka türlü hissederim. Birçok kişi de vardır böyle. Seyahate çıkarken, bir yerden başka bir yere geçerken sanki günlük kimlikler biraz geride kalıyor ya. Meğerse sevdiğimiz o duyguya çok yakın bir kavram varmış. Ben de Cunda’yı biraz bu alanda kullanmak istedim. Hem kişisel hafızamın bir parçası hem de romanda karakterlerin gündelik rollerinden biraz sıyrılıp birbirleriyle ve kendi duygularıyla daha doğrudan kaldıkları bir yer.

Belis’ in “Belki de düşüşler, sadece yerçekiminin değil, yıllardır bastırdığım enerjinin beni yeniden dengeye çağırmasıydı.” tespiti, romana adını veren “Lagom” kavramıyla nasıl bağdaştırılabilir? “Ne az ne çok, her şey kararında” dediğimiz böyle bir şey mi?

Bence bu, Lagom fikriyle çok güzel örtüşüyor. Çünkü bazen hayatımızda bir şeylerin fazlasıyla bir tarafa yığıldığını ancak sonuçları ortaya çıktığında fark ediyoruz. Bir duyguyu uzun süre bastırabiliyor, bir role gereğinden fazla tutunabiliyor ya da kendimizden sürekli aynı yönde taviz verebiliyoruz. Sonra hayat bir yerden bunu görünür hâle getiriyor. Bazen çok daha küçük bir olayla da olabiliyor bu. Ve sanki hayat “burada bir şey fazla oldu” diye bizi yeniden merkezimize çağırıyor. Lagom tam olarak böyle bir yer.