Söyleşi

Edebiyat ve Klinik Arasında | Prof. Dr. Ayhan Kalyoncu ile söyleşi

Nagihan Akbaş ·

NAGİHAN AKBAŞ AYHAN KALYONCU

İNSAN DOĞASI VE BAĞIMLILIK

Bağımlılık çoğu zaman kullanılan madde üzerinden tanımlanıyor. Oysa asıl mesele, insanın o maddeye neden tutunduğunda başlıyor. Bugün bağımlılığın yalnızca biyolojik bir süreç olmadığı; psikolojiden aile ilişkilerine, sosyal çevreden toplumsal koşullara kadar birçok etkenin iç içe geçtiği karmaşık bir olgu olduğu biliniyor.

⠀Romanlar bu meseleyi karakterlerin hayatları üzerinden anlatırken, bilim yıllardır aynı sorunun peşinde: İnsan, kendisine zarar verdiğini bildiği halde neden vazgeçemez?

⠀Edebiyat insanın kaçışlarını, zaaflarını ve kendisiyle kurduğu çelişkili ilişkiyi görünür kılar. Toplum ise bağımlı kişiye çoğu zaman bir kimlik yükler: “Bağımlı”. Edebiyatın yaptığı ise bu kimliğin ardındaki insanı yeniden görünür kılmaktır. Peki, klinik deneyim bize ne söylüyor? Bağımlılığı yalnızca bir hastalık olarak mı, yoksa insan davranışlarını anlamanın bir yolu, bir insanlık hali olarak mı okumalıyız?

⠀Bu soruların izinde, bağımlılık alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ayhan Kalyoncu ile edebiyat, insan doğası ve bağımlılık üzerine konuştuk.

nagehan akbaş Ayhan kalyoncu ile

Dostoyevski gibi bazı edebiyatçıların, bağımlı karakterleri yaratırken kendi deneyimlerinden faydalandıklarını biliyoruz. Yazdıkları eserlerde bağımlılığın bireysel ve toplumsal yıkımını son derece açık biçimde görebiliyoruz. Fakat insan kendi zaafını edebiyata dönüştürdüğünde gerçekten onunla yüzleşmiş mi olur? Yoksa kendi hikâyesini bir karaktere aktarmak, bazen yüzleşmekten çok ondan uzaklaşmanın başka bir biçimi midir?

Bağımlılık aslında tıbbi anlamda bir hastalık; kişinin, kontrolsüz olarak kendine zarar verdiği halde bir şey yapmaktan veya kullanmaktan vazgeçememe hali. Tıp bunu bir hastalık olarak ele alıyor.

⠀Aynı durumu diğer sosyal bilimler, örneğin hukuk, bir suç olarak ele alıyor. Peki, sosyolojik yönden veya sosyal ilişkiler içinde insanlar nasıl ele alıyor? Toplumun görmezden gelmek istediği bir parçası olarak... Karşılaşınca da bir etiketleme gerçekleşiyor; bu insanlara keş, alkolik, kumarbaz gibi dışlayıcı kanaatlerle yaklaşılıyor.

⠀Ama edebiyat öyle yaklaşmıyor, insanı kendi hissiyatıyla, duygularıyla, yaşadıklarıyla ele alıyor. Hiçbir şekilde ön yargıyla kategorize etmeden yapıyor bunu. Demin söylediğin gibi, Dostoyevski’nin Kumarbaz romanındaki Aleksey İvanoviç karakteri, biraz yazarın kendi yaşantısından yola çıkarak anlattığı bir karakterdir. Dostoyevski bu karakterle tamamen bir insanı, o insanın duygularını, tutkularını, zaaflarını ve çevresiyle olan ilişkisinde yaşadığı zorlukları anlatıyor.

⠀Yani edebiyatta anlatılan insandır. Hem o kurgu metindeki kahramanı hem de genel olarak insanlık halini anlamak isteyenlere edebiyat yapıtları çok zengin bir kaynak ve iyi bir bakış getiriyor. Çünkü edebiyat çalışması, tıptaki gibi bir hastalık tanımlamaya çalışmaz, anlamaya çalışır. Bu arada, “anlamak” ile “hak vermek” aynı anlama gelmez, bunu hatırlatmakta fayda var.

⠀Edebiyat dünyasındaki en önemli isimlerden biri olan Charles Bukowski de zaman zaman kendini, yaşadıklarını anlatır. Aslında kendini anlatırken o Dostoyevski kadar objektif değildir, kendi yaşadıklarına bir güzelleme yapar. Alkol içmesini, sorumsuzca yaşamasını, kadınlarla rastgele ilişkiler kurmasını, öfkesini, hırsını, duygularını anlatır. Ama konularını Dostoyevski kadar geniş kapsamlı işlemez; Bukowski’nin anlattıklarında pişmanlık yoktur. Bukowski insanı anlattığı için şöyle der:

⠀"Mahvolmuş hayatlar olağandır, bilgeler için de ahmaklar için de. Ancak o mahvolmuş hayat bizimki olduğunda, işte o zaman farkına varırız intiharların, ayyaşların, hapishane kuşlarının, uyuşturucu müptelalarının ve benzerlerinin.Onların varlıklarının menekşeler kadar, gökkuşağı, kasırga ve tamtakır mutfak dolabı kadar hayatın olağan bir parçası olduklarını anlarız."

⠀O ayyaşların, intihar eden insanların, hapishane kuşlarının, hepsinin var olduğunu ancak yakınımızda olduğunda, kendi deneyimlerimizle veya çevremizde tanıdıklarımızla anlarız. Edebiyat aslında bu insanları anlamayı kolaylaştırır, onların yaşantılarını en iyi şekilde anlatır.

⠀Dostoyevski edebiyatın en önemli yaratıcılarından biridir ve bağımlılığı en iyi anlatanlardandır. Bağımlılığın sadece alkol ve uyuşturucuyla ilgili olmadığını, davranışsal bir sorun olduğunu; kişinin yaşadığı heyecanı, tutkuyu, kazanma hırsını, kaybettiğindeki çöküşü ve vazgeçememe durumunu çok iyi anlatır. Bağımlılığın asıl ve en önemli bileşeni de bu vazgeçememe durumudur zaten.

Bir tıp insanı olarak siz beyindeki mekanizmanın bozulmasını inceliyorsunuz. Edebiyatçılar ise bu bozulmanın yarattığı varoluşsal sancıyı, “yoksunluğu” ve bazen de bağımlılığın kendisini bir ilham kaynağı ya da edebi derinlik olarak ele alıyor. Tıbbın bir hastalık olarak gördüğü bir durumun edebiyatta zaman zaman romantize edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bunu çok olumlu buluyorum. Dediğin gibi biz tıp mensupları, insanları bir hastalık olarak ele aldığımızda, o insanlara yeterince elimizi uzatıp uzatamadığımız çok şüpheli. Özellikle tıbbın biraz kenarında gibi görünen psikiyatride, biz insanı biyo-psiko-sosyal bir varlık olarak ele alıyoruz; sadece bedenine odaklanmıyoruz. Onun sosyal yaşantısını, ortam içindeki varlığını, ruhsal dünyasını ve psikolojisini ele alıyoruz.

⠀Edebiyatın burada çok önemli bir katkısı var: İnsanları etiketlemek yerine insan olduklarını anlatmak, özellikle de o insanların yaşadıkları duygulardaki derinliği ortaya koymak... Örneğin Türk edebiyatından gidersek, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar kitabı tabii ki doğrudan bir bağımlılık anlatmaz ama bir insanı, o insanın yabancılaşmasını, diğer insanlardan uzaklaşmasını ve toplumun birey üzerindeki baskısını anlatır. Aslında Tutunamayanlar, bağımlı insanların yaşantısına da bir şekilde uyarlanabilecek çok güçlü bir eserdir.

⠀Bağımlılık göz ardı edilecek bir şey değil; günümüzde medyada takip ettiğiniz üzere her düzeyde insanın problemi. Toplumun en parlak kesiminde yaşadığını düşündüğümüz ünlüler, oyuncular, sanayiciler, fabrikatörler... Toplumun her kesiminden insanın hayatının içinde bağımlılıkla ilgili bir yaşantı olduğu ortada. Bu kadar yaygın bir şey. Ortalama değerler açısından baktığımızda, erişkin nüfusun en az yüzde 10’u alkol, uyuşturucu veya kumar problemine sahip insanlardan oluşur. Tam olarak bilinmiyor, bazı araştırmalara göre bu rakam 35’lere çıkıyor. O kadar büyük bir topluluktan bahsediyoruz ki! Bu topluluğu etiketlersek, dışlarsak ve kendimizden çok uzakta zannedersek kafamızı devekuşu gibi kuma gömmüş oluruz. Zannettiğimiz gibi uzakta değil; herkesin çok yakınında, çevresinde olan bir problem.

Her çağın kendine özgü bir bağımlılığı var mıdır?

Var, kesinlikle. Çünkü her çağda bağımlılık yapıcı unsurlar değişebiliyor. İlk çağlarda, orta çağlarda ve çok yakın zamana kadar, yani 1900’lü yıllara kadar dünyadaki bağımlılık problemi, en kolay ulaşılabilir olan doğanın içindeki ürünlerle ilgiliydi. Doğrudan esrar ya da haşhaş bitkisini alıp kullanıyordu insanlar; bir de tabii ki alkol vardı, başka bağımlılık yapacak bir şey yoktu.

⠀Hâlbuki 1900’lerin başında morfin, eroin, kokain gibi bugün en ağır düzeyde bağımlılık yapan kimyasallar sentezlendi ve ilaç olarak sunuldu, hatta reklamlarla satıldılar. Daha sonra bunların bağımlılık yaptığı anlaşıldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de devlet tarafından üç tane eroin fabrikası açıldı, sonra yanlış olduğu anlaşılınca kapatıldı. 1930’larda İstanbul’da üç eroin fabrikası varken binlerce eroinman vardı. Dünyada da durum böyleydi.

⠀Gelişim sürecinde 1970’lere gelince, özellikle Amerika’nın Vietnam Savaşı’yla birlikte gençlerin geleneksel değerleri ve politikaları protesto ettiği, "hippi" diye adlandırılan kesimlerin geliştiği, uyuşturucu kullanımı ve cinsel özgürlüğün yükseldiği dönemlerde insanlar esrarı ve uyuşturucuyu ön plana çıkardılar. Bunu bir özgürlük davranışı olarak tanımladılar.

⠀Daha sonra 90’larda ve 2000’lere yaklaşırken bu sefer teknoloji insanların hayatında çok büyük yer kaplamaya başladı.İlk başta basit bilgisayar oyunlarıyla teknoloji bağımlılığı ortaya çıktı, zamanla dijital bağımlılık birçok alanda yayıldı. Bugün hepimizin farkında olmadan veya farkında olarak cep telefonlarına bağımlı hale gelmiş olduğu gerçeği var.

⠀Bu arada bağımlılık yapan kimyasallar da değişmeye başladı. Bir dönem insanlar kendilerini daha fazla uyuşturmaya yönelik maddelere yönelirken, günümüz dünyasında egemen değer her şeyi abartarak yaşamak ve yüksek volümlü bir hayat sürmek olduğu için, uyuşturucular yerini kokain ve ekstazi gibi uyarıcı maddelere devretti.

⠀Kumar tarih boyunca vardı; ilk insanlar bile bir şekilde kumar oynuyordu, ancak bu çok kısıtlı alanlarda oynanan bir şeydi. Kumarın ekonomik değeri artınca, 1900’lerin başından itibaren kumar ayrı bir sektör olarak dünyada güçlenmeye başladı. 1920’lerde ve 1930’larda kumarhaneler yaygınlaştı. Dostoyevski’nin kitabında anlattığı gibi ama onlar hâlâ sınırlı alanlar içindeydi; hatta o alanı özgürleştirmek adına Amerika’da Las Vegas, Avrupa’da Monte Carlo gibi kumar merkezleri oluşturuldu. Ama daha kötüsü, dijital çağla birlikte dijital kumar ortaya çıktı. Bugün ülkemizin de en önemli sorunlarından bir tanesi bu; insanlar cep telefonundan istedikleri gibi kumar oynayabiliyorlar. Çağa göre değişiyor bağımlılık çeşitleri, bakalım gelecekte ne tür bağımlılıklar ortaya çıkacak.

Çok sayıda madde ve alkol bağımlısı edebiyatçı var. Bağımlılığın beraberinde getirdiği kaosa, zihinsel bulanıklığa ve zamanla beyinde yarattığı hasara rağmen, bu insanlar nasıl oluyor da böylesine güçlü eserler ortaya çıkarabiliyorlar?

Birçok insan sanatını icra ederken madde kullanımının fayda getireceğine inanıyor; kafası iyi olursa daha iyi bir şeyler üreteceğini zannediyor. Bu, sanatçılar arasında çok genel bir kanı olduğu için alkol ve uyuşturucu kullanımı onlarda yaygındı.

⠀Yani bu kadar güzel eser üretebildiyse demek ki beyni çok fazla dumura uğramamıştır diyemeyiz; bence bu eğilimleri onların yaşam süresini ve yaşam kalitesini düşürmüştür. Örneğin Dostoyevski 60 yaşında ölmüş. Onun gibi bir edebiyatçı 60 yıl değil de 80 yıl yaşasaydı, mutlaka daha fazla sayıda eser üretecekti, belki daha büyük eserler üretecekti. Bir kısmının hayatlarını incelediğimizde ise, son yıllarda zihinsel fonksiyonları yavaşladığı veya tamamen iptal olduğu için yeterli ürün veremediklerini görürüz. Bu sadece edebiyat için değil, birçok sanat dalı, özellikle de müzik için geçerlidir.

⠀⠀

Fyodor Dostoyevski’nin kumar bağımlılığını anlattığı Kumarbaz romanını ya da bağımlılığı derinlemesine işleyen modern edebi eserleri okuduğunuzda, bir profesör olarak karakterlere nasıl bakıyorsunuz? Bir hastaya bakar gibi daha çok “klinik bir gözle” mi yaklaşıyorsunuz, yoksa edebiyatın sunduğu derinlik, tıp süzgecinin ötesine geçebiliyor mu?

Ben Dostoyevski’nin Kumarbaz kitabını okurken tıp fakültesine bile başlamamıştım. Kitabı veya başka bir eseriokurken ya da sosyal ilişkilerimde hiçbir zaman profesyonel bir bakış açısıyla yaklaşmam. Herhangi bir edebi eseri okurken veya bir film izlerken karakterlere bir tanı koyma çabasında olmam; tamamen o olayın içine girip, oradayaşayan insanı anlamaya çalışırım.

⠀Ben meslek pratiğimde de karşıma çıkan insanı hemen bir tanı kategorisine oturtmaya çalışmam; onu anlamaya çalışırım. Anlamaya çalıştığınızda, insan size kendini ne kadar güzel anlatırsa o kadar iyi anlarsınız ve Dostoyevski de anlattığı karakterleri çok güzel anlatır.

Edebiyat karakterleri çoğu zaman bize “Neden bağımlı oldu?” sorusundan çok, “Nasıl bir hayat yaşadı?” sorusunu sordurur. Sizce bağımlılığı anlamak için de yalnızca tanıya değil, kişinin yaşam öyküsüne ve deneyimlerine bakmak daha mı önemli?

Evet, çok daha önemli. Biz tanıyı tedavi etmiyoruz, biz insanı tedavi ediyoruz. Hiçbir insanın hikâyesi, yaşadıkları, algıları, düşünceleri ve duyguları başka bir insana benzemez. Biz insanı önce bir bütün olarak ele aldığımız için her insan ayrıdır; tek bir tanı herkesi kapsamaz. Bir bağımlının hayatı bir diğerinin hayatıyla aynı değildir, herkesin hayatı farklıdır. Onun için, eğer yardımcı olmayı amaçlıyorsak herkese farklı bir yaklaşım, farklı bir tedavi uygulamak gerekir.

Bağımlılığı konuşurken çoğu zaman maddeyi merkeze koyuyoruz. Oysa edebiyat, insanın içindeki boşluğu ve o boşluğun hayatındaki karşılığını anlatır. Sizce bağımlılık tedavisinde asıl mücadele maddeyle mi veriliyor, yoksa kişiyi maddeye yönelten o boşlukla mı?

Eğer ki bağımlılık gelişmişse, bu durum artık alttaki neden ne olursa olsun onun üzerini kaplar. Tıpkı bir yerdeki eşyaların üzerini örtmek gibi... Altta ne olduğunu görmek için üstündeki örtüyü kaldırmak gerekir. O örtüyü kaldırmadığınız sürece altta yatanı anlamak mümkün değildir.

⠀Bağımlılık sürecinde insanların kişilikleri, davranışları, etkileşimleri her şeyi değişir. Yapılan bir çalışmada, suça eğilimve antisosyal davranışların bağımlılık başladıktan sonra ortaya çıktığı görülmüştür. Kişinin bağımlılığı arttıkça davranışları değişir, sosyal iletişimi azalır. Bu yüzden önce o bağımlı olduğu şeyden onu kurtarmamız lazım ki insan yavaş yavaş kendine dönsün. Ondan sonra bağımlılığa neden olan altta yatan psikoloji neyse onu ele alabiliriz. Ama öncelikli adım, kişinin bağımlı olduğu maddeden veya davranıştan kurtarılmasıdır.

Bazı kaynaklarda Puşkin’in kumar bağımlılığının, eserlerini ve hatta henüz yayımlanmamış el yazmalarınıbile kumar masasına koyacak düzeyde olduğu söyleniyor. Sizce bir insanı, hayatını ve emeğini ortaya koyacak kadar yıkıcı bir kumar bağımlılığı döngüsüne sürükleyen psikolojik mekanizma nedir?

Puşkin tüm dünyanın bildiği çok önemli bir örnek ama bunun Türk versiyonları da var; örneğin Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli ressamlardan biri olan Fikret Muallâ... En güzel eserlerini sadece bir şişe şarap almak içinsatmıştır.

⠀Bağımlılık insanın hayatını o kadar etkileyebilir ki, en değerli eserlerinin yanı sıra hayatındaki en kıymetli şeyleribile alıp götürebilir. Madde bağımlılığında kişi maddeyi temin edebilmek için suç işleyebilir, bedenini bile satabilir. Kumar bağımlılığında da çözümsüzlük ileri boyutlara geldiğinde kişi kendi hayatından bile vazgeçebiliyor.