Psikodramadan Edebiyata İnsanın Hikâyesi | Prof. Dr. Arşaluys Kayır ile söyleşi
İnsanın kendini anlatamadığı yerde bazen suskunluk, başlıyor. Psikoloji ve edebiyatın kesiştiği noktada, insanın hikâyesini anlamaya çalışan Prof. Dr. Arşaluys Kayır ile psikodramayı, travma ve suskunluk arasındaki ilişkiyi, değişen insan ilişkilerini ve ruh dünyamızın görünmeyen yanlarını konuştuk.
*
İnsanı derinlikli biçimde anlatan ve psikolojiyi edebiyata aktaran en önemli kitap ya da yazar sizce kimdir?
Psikiyatri alanında çalışan ve psikolog olarak pek çok insanla bolca zaman geçiren bir kişi olarak, çok sayıda insanın hikâyesini dinledim. Bu iletişimlerle birlikte, insanı tanıma merakımdaki en büyük kaynaklardan birini romanlar olarak görüyorum. Tam da bu nedenle, yani romanlardan beklentim yüksek olduğu için, her romanı ve her kitabı okuyamıyorum. Çünkü kitaplarda anlatılan insanı gerçek hayatta görmüş ve dinlemiş ve anlamaya çalışmış oluyorum. Ben insanı bir başkasına edebiyatçı gibi anlatamam belki ama insanı anlarım. İnsanla bu kadar çok çalışmış biri olarak, insanı gerçekten anlatan yazarlarla insanı yüzeysel anlatanlar arasındaki farkı hemen hissediyorum. Bir kitabın insanın iç dünyasına dokunamadığını, onun duygularını ve çelişkilerini yansıtamadığını gördüğümde o kitabı okumayı bırakıyorum. Gördüğümde de tuhaf bir şekilde seviniyor ve dört elle sarılıyorum, duygulanıyorum. Edebiyat da psikoterapi gibi insani iyileştiriyor. Duygular ayaklanıyor ve kendi içini kendine döküyorsun.
Bir insanı anlamak onun yalnızca ne yaptığını değil, neden yaptığını da görebilmektir. Bence bir yazarın asıl gücü de burada ortaya çıkar. Bu açıdan Tolstoy ve Dostoyevski, insanı ve onun duygu dünyasını son derece derinlikli anlatan iki büyük yazardır. Onların eserlerini okuduğunuzda insan ruhunun ne kadar karmaşık olduğunu, insanın kendi içindeki çatışmalarını ve davranışlarının ardında yatan nedenleri görürsünüz. İnsan ruhunu öylesine iyi anlatmışlardır ki neredeyse psikoloji onlardan doğmuş gibi hissedersiniz. İnsanı anlamaya yönelik pek çok psikolojik yaklaşımın izlerini onların romanlarında bulabilirsiniz.
Türkiye’ye psikodrama ve grup psikoterapisinin yerleşmesinde büyük katkılarınız var. Grup terapilerinin ve sahnede acıyı canlandırmanın iyileştirici gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yanıta klinikten başlayacağım. Neredeyse 40 yıl çalıştım, bunun 30 yılı psikoterapi ve grup terapileriyle geçti. Özellikle cinsel sorunları olan hastalarımla yaptığım grup terapilerindeki deneyimimden söz ediyorum. Orada acıyı, travmayı konuşuyoruz. “Çocukken ya da gençken başına ne geldi, bir travma mı yaşadın?” diye sorabilirim tabii. Ama benim için daha önemli olan şu: Seni yetiştirenler sana nasıl mesajlar verdi ki bugün bu kadar korku yaşıyorsun? Mutlu olduğun birisiyle uzun süredir berabersin ama bir türlü beraber olamıyorsun, birleşemiyorsun. Travmaya bakarken yalnızca kişinin başına gelen bir olay var mı diye düşünmüyorum. “Sen nasıl mesajlar aldın ki bugün böyle davranıyorsun?” sorusu da öne çıkıyor.
“Psikodramada acıyı çalışmak nasıl oluyor?” diye soruyorsun ya: Kişi kliniğe acısı, sıkıntısı olduğu için geldiğinde psikodramayı hemen kullanmıyoruz. Eğitmen olduktan sonra, hastaneye ve üniversiteye çok başvuru yapıldığı için grup terapileri düzenlemiştim. İyileşen hastalar üzerine yazdığım bir makalenin adından söz edeyim. “Güle oynaya düzeldik.” demişti bir grup üyesi. Aslında oraya ağlamayı da ekleyip “Güle oynaya ve ağlayarak düzeldik.” olmalıydı.
Acıyı psikodramada canlandırmak kişiyi daha mı kötü etkiler? O acı zaten zihninde ya da bilinç dışında var. Kişi onu grup içinde, bedeniyle ve grubun desteğiyle dile getirirken bazen acısını gülerek de karşılayabilir. Ağlarken de gülebilir. Birisi ona bir şey söyler ve o güler. Çünkü hayatta aynı anda bütün duygularımız, düşüncelerimiz birbirinin içine geçebiliyor. Dolayısıyla travmanın psikodramada ele alınması, duyarlı biriysen zor değil. Ama empatin ya da bilgin yetersizse psikodrama yapmanı tavsiye etmem.
Hastalar dışında psikodrama eğitimimizden söz edeyim. Eğitime katılan grup üyeleri ile uzun bir süre kendi yaşantılarıyla çalışırız. Yaşam içinde ne varsa sahneye gelir. Yaşam olaylarını topluca canlandırırlar ve edebiyattaki kahramanlar gibi bizde de bireyi merkeze alan protagonist oyunlarımız vardır. Protagonist, grup üyelerine rolleri verir. Karşı karakter antagonistdir. Oyun bittiğinde rol geribildirimi, özdeşim geribildirimi (aynısı benim hayatımda), paylaşım (oyunun bende çağrıştırdıkları) aşamaları var. Kişi yalnız olmadığını sorunların evrenselliğini, anlaşıldığını yaşar. Çağrışım/özdeşim olmayan olmadığını paylaşmaz. Düşünüyorum, bir roman okurken ana karakter ve diğerlerinin dünyasına giriyoruz. Adeta rol alıyoruz. Özdeşleşiyoruz. Bu bende de var diyoruz. İçimizden konuşuyoruz. Zaten psikodrama teknikleri tiyatrodan alınmış.
Terapide de edebiyatta da kelimeler önemli. Ama insan bazı sorunlar karşısında konuşamaz olur. Sizce edebiyat bu sessizlikleri anlatmada psikolojiden daha mı başarılı? Kelimelerin bittiği yerde bir terapist ne yapar, bir yazar ne yapar?
Dostoyevski’yi okumasaydım bugün psikolojinin içinde zevkle yaşayan bir psikolog olmazdım. Ayrıca ben edebiyattan gelen birisiyim. İlk önce İngiliz Filolojisi bölümüne girdim ve daha sonra o bölümden ayrıldım. Ama edebiyat daima sevdiğim bir şey oldu. Psikoloji ve edebiyat birbirinden yararlanır. Edebiyatçı kendi dünyasında yazar ama psikoloğun karşısında gerçek bir insan vardır. Bu nedenle biz daha temkinli oluruz.
Bir de “sözün bittiği yer” dedin. Tam da psikodramadan söz edeceğim bir yer açmış oldun. Psikodrama her zaman söze dayanmaz. Beden dili devreye girdiği için hareket çok şeyi değiştirir.
Ben bunu ilk psikodrama eğitimimi aldığım günlerden birinde yaşadım. Bir gün ortaya boş bir sandalye konmuştu. Hocamız, “Birini hayal edin.” demişti. Ben de hayal ettim ve annemi düşündüm. Sonra hocamız, “Kim bunu yaşamak, sahnede çalışmak ister?” diye sordu. Birkaç kişi çalışırken ben de çalıştım.
Sonra yerime oturduğumda şunu söylediğimi hatırlıyorum: “Oturan benle ayaktaki ben aynı insan değildik.” Ben oturduğum yerde annemi görmüştüm ama kalktığım zaman başka bir şey oldu.
Dolayısıyla sözün bittiği yerde psikodrama, tüm bedeni ve ruhu birleştiren, harekete geçiren bir şeydir. Bazen söz çıkmaz. Bugün çıkmazsa yarın çıkar. Psikologla çalışırken de böyledir: İnsanın bugün dile getiremediği bir şey, yarın ortaya çıkabilir.

Suskunluk ve travma çok iyi arkadaştır. İnsanlar yaşadıkları travmalar hakkında yıllarca suskun kalabilir. Çünkü evin içine girdiğiniz zaman “Yerin kulağı var.” denir. Kimse duymasın istenir.
“Sesimiz çıkmasın.” diye susup içimize atarız bazen. Bu kültürde insanları psikodrama sahnesine çıkarıp içlerini dökmelerini sağlamak zor olmadı mı? Sahneye çıktıklarında o duvarlar yıkılabiliyor mu?
Terapi dediğimiz, aşama aşama ilerler. Yani “Çık, hemen içini dök, anlat, anlat!” demek bana pek kıymetli gelmez. Hissederek, yaşayarak, yavaş yavaş ortaya çıkarmak gerekir. İşte bizim işimiz orada başlar. Psikodramada “eşleme” tekniği vardır. O sırada yönetici, yani terapist, oyunu oynayan kişiye eşlik eder. Onun söyleyemediklerini dile getirmesine yardımcı olur. Dolayısıyla insan yavaş yavaş açılır. İç ses vardır aklından geçen kıymetlidir. Yolda giderken sahneler kurup söyleyemediklerimizi “Şimdi olsa şunları şunlara söylerdim, yapardım veya rastlarsam yaparım.” demez miyiz?
Açılmayan da olabilir. Ben aceleci biri değilim. Bu süreç yavaş yavaş ilerler. Kişinin birdenbire açılması şart değildir.
Psikodramadan değil, hastanedeki grup terapisinden bir örnek vereceğim. Bir grup terapisine gelip travmasını, oturduğu yerden sanki mikrofona konuşuyormuş gibi, “Başıma şu geldi.” diye anlattığı zaman, bunu ele almak daha zor olabilir. Ama tutuk tutuk anlattığında, ne yaşadığını sen de görürsün: korkusunu, suskunluğunu. Suskunluk ve travma çok iyi arkadaştır. İnsanlar yaşadıkları travmalar hakkında yıllarca suskun kalabilir. Çünkü evin içine girdiğiniz zaman “Yerin kulağı var.” denir. Kimse duymasın istenir.
“Eskiden öyle değildi.” diyebiliriz ama değişen koşulların kabullenmemiz gereken yanları da var. Bunları yok sayamayız.
“Eskiden böyle değildi.” ya da “Nerede o eski günler?” deriz. Bu sözler yalnızca geçmişe özlemi mi anlatıyor, yoksa toplumsal ilişkilerdeki bir değişimi de mi gösteriyor? Komşuluk ve güven duygusu sizce nasıl değişti?
Öncelikle mimari yapı değişti. İnsanlar köylerde ya da mahallelerde yaşarken bugün apartmanlarda yaşıyorlar. Apartmanda kimseyle karşılaşmamayı tercih edenler de var, mahalle düzenini isteyenler de. Mesela ben mahalle düzenini tercih edenlerdenim. Şu anda yaşadığım yerde mahalle düzeni var. Birbirini tanıyan, sokağa çıktığın zaman birbirine selam verebilen insanlar var. Bunlardan mutlaka birine rastlayabiliyorsun. Hep orada barınan beslenen kediler mesela. Bu yeni yapı insanlarda biraz kaçınma da yaratıyor. Herkes işine gücüne bakıyor. Bir kere çok iş güç var, yani herkes çok meşgul. Bağlar koptu diyorsun ya, yüz yüze bağlar zayıfladı. Ama internet aracılığıyla başka bağlara ihtiyaç duyuluyor ki orada çok fazla arkadaş ediniliyor. Facebook’ta, Instagram’da birçok bağ kuruluyor ama bunlar uzaktan kurulan bağlar.
Genelleyemeyiz. Böyle bir yaşamı tercih eden de var, etmeyen de var. Ama dediğim gibi, şehir yaşamları… Mesela ben Anadolu’yu dolaşıyorum. Anadolu’da pek çok yer artık birbirine benziyor. Ancak köylere gittiğimde bir özellik görebiliyorum. Düzayak yaşamdan uzaklaşmış durumdayız; yukarı katlarda yaşıyoruz. “Eskiden öyle değildi.” diyebiliriz ama değişen koşulların kabullenmemiz gereken yanları da var. Bunları yok sayamayız.
Mesela ben “Online ders anlatmam.” deyip köşeye çekilme hakkımı kullanamam. Sevmesem de çevrimiçi ders anlatmak zorunda kalıyorum. Örneğin öğrenci kamerasını kapatıyor. Bunu onaylamıyorum; yüz yüze gelmekten kaçınıyor. Yani evet, bir değişim var. Ama yakın bağları hiç tanımayanlar için bu bir kayıp olmayabilir.
Dijitalleşen dünyada online psikodrama grupları kurulabiliyor mu? Psikodrama bu değişimden nasıl etkileniyor?
Bu değişim zaten yaşandı. 2020’de pandemi olduğunda dünyanın her yerindeki psikodramatistler çevrimiçi çalışmayı öğrenmeye başladı. Bunun eğitimi verildi. Bizim federasyonumuzdan da bu eğitimleri alanlar oldu. Ben başta teknolojiyle aram iyi olmadığı için bu eğitimlere katılmamıştım. Ama daha sonra kendi kendime öğrenebildim ve şimdi online ders de psikodrama da yapabiliyorum. Yeni teknolojiden en ufak bir öğrenme beni gençleştiriyor. Yeni ayağa kalkmış çocuk gibi badi badi ilerlemenin zevkini alıyorum.
2020’den beri bu şekilde çalışılıyor. Bu da bir imkân sağlamış oluyor. Amerika’daki biri, Türkiye’den bir insanla çalışabiliyor. Dolayısıyla avantajı var. Yani “Ben Amerika’ya gelemem.” demiyorsun; Amerika senin ayağına geliyor.
Şöyle bir şey var: Biz her zaman etik açıdan düşündüğümüz için bazı konuları sorguluyoruz. Ben evimde oturuyorum, psikodrama yapılıyor, ben oynuyorum ya da bir şeyler paylaşıyorum. Öncelikle, bulunduğun ortamın mahremiyetinden emin olamıyorsun. Kim senin sesini duyuyor? Çalışmaya katılanlara “Evde sizden başka biri var mı?” diye soruyoruz. “Kapınızı kapatın.” diyoruz ama bir bakıyorsunuz, çocuk ağlayıp odaya geliyor. Kapı açılınca evdeki kişi de konuşulanları duyabiliyor. İkincisi, travmatik bir şey üzerinde çalıştığımız zaman, yani üzüntülü ya da sıkıntılı bir konuyu ele aldığımızda, eğer yüz yüzeysek ve yan yanaysak, o dairenin içinde, sözünü ettiğin o güvenli ortamda, o insana erişebileceğin bir yerdesin. Ama çevrimiçi çalışmada kişi kendi evinde yalnız kaldığında sorumluluğun artıyor. “Ya başına bir şey gelirse, ya kendine zarar verirse?” diye düşünüyorsun. Çalışma sırasında kişi sıkıntı yaşayabilir. Dolayısıyla risklerini de hesaplayarak psikodrama yapılabiliyor.
Online psikodramayı çok sevenler var. Doğrusu, bunun biraz ticari olduğunu DA düşünüyorum. İnsan, oturduğu yerde, rahat koltuğunda dünyanın her tarafına açılabilir ve iş yapabilir.
Peki hocam, kişinin geçmişte yaşadığı bir travmayı psikodrama sahnesinde yeniden canlandırması güvenli midir? Bu süreçte güven ortamı nasıl sağlanır?
Çok güzel bir soru. Güven ortamının sağlanması gerekir. Güven ortamı, “Burası çok güvenli bir ortamdır.” demekle olmuyor. Öncelikle seninle kim çalışıyor? Terapistin güven verici birisi olması lazım. Ben daima üniversitenin güven verici bir yer olduğunu söylüyorum. Tabii ki psikodrama eğitimlerini üniversitelerde verdim, kendi federasyonumuzda da veriyoruz. Özellikle cinsellikle ilgili konuları psikodramayla ele alırken çok sağlam bir ortam gerekiyor. Çalışan kişinin tecrübeli, bilgili ve duyarlı olması gerekiyor.
En önemlisi, grup halkasındaki herkes güven ortamının oluşmasına katkıda bulunur, yalnızca yönetici değil. Maslow’un ihtiyaçlar sıralamasında fizyolojik ihtiyaçlardan sonra güven ihtiyacı gelir. İnsan güven duyduğunda kendini açabilir. Psikodramanın babası j.l. Moreno şöyle der. “Her ikinci yaşayış birinciden kurtulmadır.” Yani özenli elden kaza değil fayda çıkar.
Moreno’nun felsefesi rol kuramına dayanır. Yaşamda roller alırız. Bir zaman gelir bazı roller gider yeni roller gelir.2011 yılında çalıştığım üniversiteden yaş haddinden emekli oldum. İş dönüşü derneğimizde İzmir’den gelen bir arkadaşım psikodrama konferansına gelmişti. Bir örneğini uygulamalı vermek için bakınıyordu. Gözü bana takıldı. Oranın en kıdemlilerinden birisiydim. Beni çağırdı ve psikodramatik bir sahne yaptı. Beni eşledi “Şimdi ne hissediyorum.” dedi. Ben, yılların ağırlığı üstümde, “güçsüzlük” demiştim. O gün 40 yıllık bir rolümü arkada bırakmıştım. Savunmalarımızı bıraktığımızda psikodrama sahnesinde mış gibi değil tam kendimiz oluruz.
Konu yalnızca travma olmasa da birinin kendini açması grup içinde tedirginlik yaratabilir. Ama psikodramada şunu da söyleyeyim: Psikodramanın aşamaları var. Oyun aşamasından sonra rol alanlar geri bildirim verirler. Oyunu ortaya koyan kişi, yani protagonist, bu geri bildirimleri dinler ve onlardan yararlanır. Çünkü o rollerde kendinden bir parça da vardır; annesine, babasına ya da ona zarar veren birine rol vermiş ve onu dinlemiştir.
Bir başka önemli aşama da paylaşımdır. Grup üyelerine, “İzledikleriniz size kendi hayatınızdan bir şey çağrıştırdı mı?” diye sorduğunuzda onlar da kendilerini açabilir. Biz buna dayanışma da diyoruz. Yalom’un grup terapisinde vurguladığı gibi, kişi yalnız olmadığını görür. Diğerleri onu dinler, ağlayanlar da olur. Yalnız olmama duygusu önemlidir.
Mesela ben hastalarımla konuşurken, “Probleminizi anneniz biliyor mu?” diye sorduğumda çok azı “Evet, biliyor.” diye cevap verir. Neden bilmiyor? Çünkü onu üzmek istemiyorlar. Demek ki insan, yakınlarını üzmekten de kaçındığı için içini açamaz. Grup terapisi, insanın içini açması için bir ortam oluşturur. O ortam aynı zamanda aile ortamı gibi olur. Düzenli buluştuğumuz için bir süre sonra insanlar arasında böyle bir yakınlaşma meydana gelir; biri diğerinin annesi gibi olabilir. Bunun için psikodrama şart değil, etkileşim gruplarında da olur.
Sizin bu alanı seçtiğiniz yıllarda Türkiye’de psikolojiye ve psikiyatriye nasıl bakılırdı? O dönemin akademik çevrelerinde ya da sokaktaki insanda “Ruh sağlığı bir bilimdir, çok önemlidir.” bilinci var mıydı? O günden bugüne neler değişti?
Ben 1972 yılında üniversitede psikiyatri kliniğinde çalışmaya başladım ve 2011’de emekli oldum. Şimdi de 2026 yılındayız.
Evet, o zaman psikiyatriye ve ruhsal sorunlara ilk bakışta “Ben deli değilim ki, ne işim var burada?” diye yaklaşılırdı. Hatta “deli” kelimesi kullanılırdı. Tedavi görene de deli denilirdi, hafife almak dalga geçmek için. Deli doktoru tabiri vardı.
Bugüne baktığımız zaman, bu uzun süreç içerisinde çok şey değişti. Şimdi ruh sağlığı biraz da moda hâline geldi. “Terapistime gidiyorum, terapistim dedi ki…” gibi ifadeler kullanılıyor. Saklamamak ve susmamak iyi bir şey. İnsanın ne her şeyi duyurması ne de içinde tutması gerekir.
Bir kere tedavi şekilleri değişti. Eskiden psikiyatri tedavisinde insanların pek hoşuna gitmeyen tedavi şekilleri vardı. Kliniklerde uygulanan yöntemler değişti ve artık insanlar daha iyi tedavi olabiliyorlar. Ama bir klinisyen, psikolog ve psikiyatride çalışan biri olarak şuna değinmek isterim: Bu alanda her zaman bir istismar söz konusu olabiliyor. Psikologlar reçete yazmaz ve yazamaz. Benim tıp bilimleri doktoram var ama reçete yazmıyorum. İnsanların eskiden beri ilaç kullanmaya karşı bir dirençleri var. Eğer sen dürüst, kendini bilen bir psikolog ya da ruh sağlığı çalışanı değilsen, “Sen gel, ben seni tedavi ederim. İçini dök, iyi gelir.” diyebilirsin. Ama kişinin ilaca ihtiyacı varsa bu yaklaşım onun zaman kaybetmesine neden olur. Şimdilerde de böyle durumlarla karşılaşıyoruz.
Bugüne geldiğimizde kişiler, “Ruhsal bir sorunum var, kime gideyim?” diye düşünüp yaşam koçlarına gidebiliyorlar. Ya da pandemi döneminde “Ruhsal sorunları anında tedavi ederim.” diyenlere başvurabiliyorlar. Bir kere, “Tedavi ederim.” ifadesi tıbbın kullandığı bir kelimedir. Herkes herkesi tedavi etmeye başladı.
Televizyonlarda başka bir alandan gelip birkaç aylık eğitimle bu işi yaptığını söyleyenlere rastladım. Siz de eğitim süreçlerini biliyorsunuz. Bu işin lisans eğitimini alırsınız. Lisans döneminde bile çok sayıda ders vardır. Yüksek lisans, süpervizyon ve doktora süreçleri vardır. Ama bakıyorsunuz, bazı kişiler bu alanda beş altı ay eğitim alıp yaşam koçluğu yapıyor. Onlara başvuran çok kişi de var. Şimdi dijital dünyada herkes kendi duyurusunu yapabiliyor, reklamını öne çıkarabiliyor. İnsanlar bunları okuyup yanlış yönlendirmeler yapan kişilere gidebiliyorlar. Ne kadar uyarsanız da bu alanda bir piyasa oluşmuş durumda. Hiç tasvip ettiğim bir durum değil. Ancak şu da bir gerçek: Herkes kendi alıcısını buluyor.
Dışarıya karşı bazen “İyiyiz, sorun yok, her şey yolunda.” maskesi takılıyor. İyi olmadığımız halde neden iyi görünmek zorundayız? Toplum bizi neden sürekli “mutlu ve güçlü” olmaya zorluyor? Bu baskıyı neden hissediyoruz?
Kişinin iç dünyasında fırtınalar koparken dışarıya her şey yolundaymış gibi yansıtması elbette çok çeşitli nedenlerden kaynaklanır. Sokakta karşılaştığın zaman “Nasılsın, iyi misin?” diye soruluyor. Ama soru bazen öyle soruluyor ki karşındaki insanın seni dinlemeye vakti yokmuş gibi geliyor. Onun için “İyilik, sağlık.” diye cevap veriliyor. Sen anlatmaya başladığında karşı taraf, “Bir yere yetişecektim.” diyebiliyor.
İyi ve güçlü görünmek zorunda mıyız? Elbette değiliz. Mesela emojiler çıktı; hemen bir gülücük gönderiyorsun ya da ağlama işareti koyuyorsun ama o sen değilsin. Kendinden de uzaklaşmış oluyorsun. Bir şey yazmışsın, ben de ağlayan bir emoji koyuyorum. Ben gerçekten hissettim mi? Hayır. Gülen bir emoji koysam yine hissetmeyeceğim. Şöyle bir durum da var: Mutlu görünürsen güzel de görünürsün. Halbuki majör depresyon diye bir şey var, psikiyatrik hastalıklar var. “Gülsene, gülsene.” demekle olmuyor.
Amerika’da buna rastladım. Bir çocuk ve annesi oturuyor, kadın çocuğuna “Smile, smile.” diye sesleniyor. Çocuğa biraz gülümsemesini söylüyor ama çocuk gülümsemiyor.
Yani bu, biraz güçlü görünmekten ziyade, “Benim meselem yok, benimle konuşma.” demek gibi. Neredeyse yine uzaklaşma dediğimiz konuya geliyoruz.
Yaşam tarzının çok hızlanmış olması ve insanların birbirini dinlemeye daha az zaman ayırması bunda etkili. Pazardan bir örnek vermek isterim. Ben yazları Gelibolu’da pazara giderim. Bir bakıyorum, iki kişi ellerinde pazar çantalarıyla konuşuyorlar. Onlar oralı; bir de oralı olmayan bizler varız. Biz telaş içindeyiz; oraya bir saatimizi ayırmışız, hemen ardından başka bir yere yetişeceğiz. Yolu kapattıkları için bazıları onlara sinirlenebiliyor. Oysa onlar bazı şeyleri henüz kaybetmemişler. “Nasılsın, iyi misin?” sorusunun yanıtını dinliyorlar. “İyi değilim.” diye bir cevap alıp sohbeti uzatabiliyorlar. Zamanın insanı kısıtladığını da söyleyebilirim.
Psikologlara ve psikoloji öğrencilerine vermek istediğiniz en önemli tavsiye nedir?
Psikologlara değil de psikoloji öğrencilerine bir tavsiye verecek olursam, psikolojiyi seviyorlarsa bu yolda devam etsinler. Araştırmacı da olmaları gerekir. Eğer bir insanla çalışacaklarsa öncelikle kendi terapilerini de önemsemeliler. Çünkü biz yalnızca bilgiyle çalışmayız. Psikodrama eğitimlerinde de kendi yaşantımızı çalışır, kendimizi anlamaya gayret ederiz. Kendimizi tanımak ve anlamak için yıllarca psikoterapiye gitmişizdir.
Dolayısıyla psikoloji öğrencisinin, “Bu meslek bana göre değilmiş,” diye hissettiği anda psikolojiyi bırakmasını tavsiye ederim. Çünkü vasatlıkla psikoloji iyi gitmez.
Bir kere çok okusunlar. Psikolojide okumadan bir hayat olmaz. Artık Türkçe kaynakların sayısı da çok arttı. Bizim zamanımızda her türlü terapi bilgisi bize verilmiyordu. Türkiye’de terapiler sonradan gelişti.
Psikodrama da psikoterapinin topluma açılmasını sağlayan ilk yaklaşımlardan biridir. Prof. Dr. Abdülkadir Özbek’in öncülüğünde 1985 yılında İstanbul’da grup terapisi çalışmaları başladı. Gruplarımız ve eğitimlerimiz başladı ben de bu bayrağı iyi sürdürdüm çok mezun verdim: memnunum. Sahnede çalışma merakım varmış meğer. Ancak psikoterapinin halka açılması ve yaygınlaşması çok daha sonraki yıllarda gerçekleşti.
Bir de karşılarına çıkan her psikoterapiste gitmemelerini tavsiye ederim.



