Düşler Yolunu Bulur
26 Kasım 1923… Yaklaşık iki ay önce Boğaz’ın ufkunda akşam güneşiyle beraber son İngiliz zırhlısının da kaybolduğunu gören bu güzide şehir, bir aydır Cumhuriyet’in getirdiği taze havayı soluyarak nefes almaktaydı. Tarih boyunca sayısız medeniyete ev sahipliği yapan İstanbul uzun yıllar tuttuğu yasını geride bırakmış, kışa dönen mevsime inat, bahar coşkusu yaşıyor gibiydi. Şehrin en güzel semtlerinden Beyoğlu, karanlığın mateminden yaşadığı bıkkınlığın acısını, geceleri sarı ışıklarla donattığı sokaklarında çıkarıyordu. Bu semtin delikanlılarından Nurullah, sabahın erken ışıklarında okul yoluna düşen öğrencilerden biriydi. Galatasaray Lisesi’nin son sınıfında okuyan Nurullah için artık mesleği ve geleceği adına karar sürecine girilen bir eğitim yılı olacağı kaçınılmazdı. Zaten okulun ilk gününden beri babası, her fırsatta “adını koyalım” diyerek Nurullah’ın geleceği hakkında planlar yapar, demir yolu sektörünün gelişeceğini düşündüğü için, çiçeği burnunda ülkesinin bu alandaki fabrikalarında çalışması gerektiğini söylerdi.
Günün ortasında arkadaşları yemeğe giderken Nurullah yine kara kalemini ve kâğıdını almış, üç tarafı sarı renkli binalarla kaplı okulun Arnavut kaldırımlı avlusunda, hayalleri ile babasının gerçekleri arasında sıkışmış, derin düşüncelerle yürüyordu. Avlunun kapıya bakan tarafında, her öğlen vakti oturduğu bankta, bugün güneşin tadını çıkaramıyordu. Bir kıskacın arasındaymış gibi hissettiren duygularını ancak kâğıda dökerse rahatlayacağını biliyor, gözleri bugün resmedeceği misafirini arıyordu. Ana binanın balkonunu ayakta tutan dört sütunun arasında uyuyan, sarı renkli bir kediyi hünerli parmakları arasında oynattığı kalemle çizmeye başladı. Ustaca hareket ettirdiği bileğine dikilen bir çift gözün farkında olmadan tüm dikkatini kediye veriyor, adeta kedinin nefes alışını bile takip ediyordu. Üzerine dikilen gözlere ait adamın gölgesinin gitgide büyüdüğünü fark edince başını kaldırıp gölgenin sahibine baktı. Orta uzunluktaki dalgalı saçları ortadan ikiye ayrılarak arkaya doğru taranmış, elmacıkhatlarının belirgin olduğu yüzünde ciddiyet ve aynı zamanda tebessüm saklayan, göz çukurlarını perdeleyen kaşları yukarı doğru kıvrılmış, kırklı yaşlarda bu adamın kendisini dikkatle izlediğini fark etti. Adamın uzattığı elini, yaşına rağmen ince ve yumuşak bulmuştu. Niyetini kestirmek için baktığı yüzünde merak, memnuniyet ve gurur hissetti. Bu huzur veren yüzü yumuşak bir ses tonu takip etti.
“Hayırlı günler delikanlı, bakıyorum resim çizmekte marifetlisin.”“Sağ olun efendim,” diyerek yanıtladı tebessümle, “teveccüh buyurdunuz. Bir şekilde içimi rahatlatan meşgale sadece.”“Ben basit bir uğraşın ötesinde, fevkalade buldum çiziminizi. Bence bu sanatın üstüne düşmelisiniz.”
Nurullah, ansızın içinde böylesine güzel hisler uyandıran adamdan uzaklaştırdığıbakışlarını kaldırımlara doğru çevirdi ve küçük bir sessizliğin ardından İstiklal Caddesi’nden geçen tramvayın düdük sesleri duyuldu. Birden başını kaldırıp, koluna astığı ceketini düzelten adama baktı.
“Ailem sanatı bu rayların sesinde bulmakta efendim, kalemimin ucunda değil.” dedi. Gözleri buğulanmıştı. “Bu yüzden içimde ukde kalacak bir hevestir sadece. Şimdi müsaadenizle…”
Öğleden sonra derse geçen Nurullah’ın içinde bir yandan tanımadığı adamdan duyduğu iltifatlara karşı derin bir hoşnutluk, diğer yandan boğazına düğümlenen “ukde”kelimesinin yarattığı huzursuzluk vardı. Bir süre sonra sınıfa giren öğretmenin ardından aralıkkalan kapının önünde iki adam daha belirdi. Bir eliyle ceketinin düğmesini ilikleyen okul müdürü, diğer eliyle misafirini sınıfa buyur ediyordu. Ayağa kalkmış öğrencilerin arasında gelenin kim olduğunu tanıyanların hayreti ile tanımayanların merakı fısıltılara dönüşmüştü. Boğazını temizleyen okul müdürü, Ressam İbrahim Bey’i sınıfa takdim ettikten sonra, Cumhuriyet’in ilanından sonra sanata verilmesi gereken değerden de biraz bahsederek, sözü ressama bırakmış ve teşekkürlerle sınıftan ayrılmıştı.
Nurullah olanları şaşkınlık içinde takip ediyor, bir yandan az önce avluda kendisine methiyeler sıralayan adamın ünlü bir ressam olduğunu bilmiyor olmanın utancını, aynı zamanda böyle değerli birinden o iltifatları duymanın onurunu yaşıyordu. Ressam,konuşmaya başlamadan önce sınıfta kendisini merakla süzen gözleri izledi. Nurullah’a tanıdık gelen bir tebessümle söze başladı:
“Bu güzide okulun kıymetli evlatları! Bugün sizlerin karşısında gururla durabiliyor ve sizlere geleceğiniz adına birkaç kelam edebiliyorsam, bir ay önce kurduğumuz ve hepimizin içini taze sevinçlerle dolup taşıran Cumhuriyetimiz sayesindedir. Ulu Önderimiz Cumhuriyet’in sadece siyasi bir inkılap olmadığını, bu kadar kısa süreiçerisinde eğitime ve sanata dair hayalleri olduğunu, gençlere olan ümidini veinancını, beni sizlerin ayağına getirerek ispatlamış oldu. Bugün birçok sanatçı arkadaşımın birçok okula yaptığı ziyaret gibi, benim de karşınızda bulunma maksadım, bu Cumhuriyet’i büyütecek ve kalıcı kılacak yegâne unsurlardan biri olan sanatın toplum açısından önemini, hayatı anlamanın ve yeteneklerinizi keşfetmenin mecburiyetini sizlere anlatmaktır.”
Konuşmasının öğrenciler üzerindeki etkisini kısa süreli bir sessizlikle ölçen ressam, meraklı gözlerin hâlâ çivi gibi üstüne dikilmiş olduklarını görünce birden bakışlarını Nurullah’a çevirerek hevesle konuşmaya devam etti:
“Biliyorum ki aranızda yeteneğini keşfedememiş ya da bunun farkında olsa da hayal ateşisöndürülerek daha bu yaşta hayat damarları tıkanmış ne cevherler var. Hayali olmayan insan yarımdır ve yarınından bihaberdir. Ben bir ressamsam, hayal benim için umudun en güzel resmidir. Ben de on beş sene önce, başka bir şehirde, başka bir okulda sizin gibi öğrenciydim. Şimdi size, ‘Beni ailem İstanbul’a niçin gönderdi?’ diye sorsam, Gazi Paşa ile aynı sofrayı paylaşacak kadar ünlü bir ressam olduğumu düşünüp ’Sanatçı olmaya.’ diye cevaplarsınız. Ancak ben on beş yıl önce İstanbul’a asker olmaya, o mukaddes üniforma için sınavlara girmeye gelmiştim. O zaman için ailem, kurtuluş mücadelesi içindeki bu vatanın bana ihtiyacı olduğunu düşündü.
Evet arkadaşlar, bu vatanın bana ihtiyacı var, hepimize ihtiyacı var. Ama bu vatanın en büyük ihtiyacı gençlerin hayalleri ve heyecanıdır. Heyecanını ve hayallerini kaybetmiş birinden hangi meslek altında olursa olsun, bir şey bekleyemezsiniz. Ben de okul için geldiğim yıllarda kaldığım konakta, Vefa Lisesi’nde okuyan sanatçı dostlarla tanıştım. O gün onları tanıdıkça karar verdim ki, her şeye rağmen beni ayakta tutacak tek şey hayallerim ve sanatımdı. Benim ressam olduğum gün, ilk resmimin ünlendiği gün değildir. Bana çizileni değil, kendi çizdiğim yolda yürümeye karar verdiğim gündür. O gün sanat öğrencisi olarak girdiğim Sanayi-i Nefise Mektebi’nin bugün bir hocası olarak size bunları söylüyorsam bu ülkenin edebiyatçıya da sanatçıya da ihtiyacı olduğu içindir.”
Meraklı gözlerde yanan umut ışıklarının memnuniyeti duruşundan hissedilen ressam İbrahim Bey, vakit ayırıp dinledikleri için sunduğu teşekkürlerin ardından Nurullah’a göz kırparak sınıfa son kez döndü.
“Hayal ettiğiniz her şey gerçek olsun. Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.” dedikten sonra sınıftan ayrıldı.
Ümit TAŞLICALI



