Öykü

Kefalet

Batuhan Emir Şimşek ·

batuhan emir şimşek

Komodinin üstündeki saatin alarmı, gök gürültüsü ve fırtına seslerinin arasına imdat dercesine karıştı. Tavşan uykusundaki Ali’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Her zamanki gibi kalkmak istemese de bir sağa bir sola kıvrılarak “Tabut” adını verdiği yatağında biraz debelenerek doğruldu. Zira kurtuluş yoktu. Gözünü açtığı gibi ödenmesi gereken borçlar ona göz kırpıyor, “Kalk” Ali!” diyordu. İstanbul’daki memuriyete atanalı iki yıl kadar olmuştu. “Koloni” adını verdiği apartmandaki kiralık dairede yalnız yaşıyor, kimseyle muhatap olmuyordu. Zaten kendisini çocukluğundan beri hiçbir zaman bir topluluğa ait hissetmemişti.

Yeni hiçbir şey vaat etmeyen bir haftanın ilk sabahıydı. Kendine gelmek için balkona çıktı, sehpanın üstündeki paketine uzandı ve bir sigara tellendirdi. Aşağıya baktı, sokakta gezinen gölgeleri izledi. Birazdan onlardan biri olacağı düşüncesiyle banyonun yolunu tuttu. Kendini tokatlarcasına yüzünü yıkadı, pijamalarını çıkardı ve dört yıldır giydiği takım elbisesini sırtına geçirdi. Son olarak da “urgan” adını verdiği kravatını takarak koloniden çıktı.

Ayaklarını sürüye sürüye “Son Durak”adını verdiği otobüs durağına geldiğinde hava henüz aydınlanmamıştı bile. “Adı sabah ama zifiri karanlık; ne tezat!” diye düşündü. “Bu duruma günün bu saatine yeni bir isim koymak lazım.” diye geçirdi içinden.

Durağın sakinleri hiç değişmezdi; işçiler, öğrenciler ve canı sıkılan ihtiyarlar. Son Durak’agelen insanları, alt tabakadan, ümitsiz, hayat neşesini kaybetmiş, mecburen burada bulunankişiler olarak değerlendiriyordu. Bunlara da “Mecburgiller” diyordu.

Şoförün kapıları açmasıyla, birbirini iterek binmeye çalışan insanlar, uğultulu ve manasız bir telaşla otobüse doluşmuşlardı. Ali içeriyi kaplayan ter kokusundan her seferinde tiksiniyordu. Fakat kendini, “Sen de Mecburgillerdensin, yaklaşan faturaların ve seni evden atmayı dört gözle bekleyen bir ev sahibin var.” diyerek motive ediyordu. “Cenaze Aracı” adını verdiği araçta, fiziken orada fakat ruhen başka diyarlarda olan yaşayan eczanelerin arasına yerleşti. Cebinden çıkardığı kolonyalı mendili burnuna tutarak işkencenin bitmesini bekledi.

İşine beş dakikalık yürüme mesafesindeki durakta Cenaze Aracı’ndan indi. Bir sigara yakarak yürümeye başladı. Son adımını, son nefesine denk getirdiği sigaradan bir fırt daha alarak izmariti salladı ve içeri girdi.

“Günaydın Ali Bey, hoş geldiniz.” dedi güvenlik görevlisi Murat.

“Hoş bulduk.”

Hızlı adımlarla merdivenleri tırmandı, evrak kayıt memuru olarak çalıştığı müdürlüğün bulunduğu daireye girdi. Buraya “Mahpushane” ismini vermişti. Oradan da “Hücre” adını taktığı odasına geçti. Kabanını çıkardı, portmantoya astı. Her gün hücresine girer, sekiz saat boyunca çıkmazdı. İstemsiz bir şekilde gülerek mırıldandı: “İnsanoğlu işte; kendimizi özgürleştirdiğimizi zannedip haftanın beş günü bir odaya hapsoluruz.” Çaycı Neco’nun getirdiği bardağı kaptığı gibi kendini yangın merdivenine attı. Çay kahve içmeden ekran açılmayacağını gedikli memurlardan öğrenmişti. Sigarasını yakarak etrafı seyretti. Boynundaki urganı biraz gevşetti, göz ucuyla aşağıya baktı. “Daha sonra.” diyerek son yudum ve son fırtı peş peşe alıp hücreye döndü.

Masasının üzerinde cevap yazılmayı bekleyen kâğıt yığınıyla kindar bir bakışmadan sonra koltuğunu çekerek oturdu. İçlerinden birini çekti, biraz bekledi ve masaya geri fırlattı. Telefona sarıldı: “Neco, bana okkalı bir sade.” Telefonu kapatırken “Kahveyi içeyim hele, başlarım.” dedi içinden.

Son yudumunu alıp fincanın dibini tabağa vurdu. Gözleri birden yuvasından çıkacakmışçasına, İstanbul 28. İcra Dairesinden gelen ve üzerinde kendi adı yazan tebligata ilişti. Kahvenin telvesini dişlerinin arasında ezdi. Zımba sökücüyü kullanmadan, tebligatın ortasındaki teli tırnaklarıyla çekip aldı. Tükürüğüyle ıslattığı parmağıyla, tebligatın sayfalarını çevirirken sanki her sayfanın altına kahve telvesiyle parmak basıyordu. Evet, bir yanlışlık yoktu. Üç ay önce kefil olduğu arkadaşı Cemil’in borcuydu bu. “Necooo! Demliği getir!” diye haykırmak geldi içinden. Kabullenmek istemiyordu ama olan olmuştu. Yıllardır başkalarının evrakları adına çalışan parmakları, bu kez kendisi için dövecekti klavyenin tuşlarını. Cemil, kızının hastane masrafı için kefil olmasını istemişti ondan. Elindeki tebligata bakarken gözleri bir an boşluğa daldı. Telefonunu eline aldı, üç ay öncesi geldi aklına.

***

Hastanenin çocuk servisinde, koridorun sonundaki plastik sandalyelerde yan yana oturuyorlardı. Cemil’in avurtları çökmüş, sakalları uzamış, gözlerinin altı morarmıştı. Karşılarındaki odada serum takılı küçük bir kız çocuğu yatıyordu.

“Başka çarem kalmadı Ali. Zorda olmasam senden bunu istemezdim.” demişti Cemil.

Ali cevap vermemiş, yerinden kalkmış iki adım atıp odanın camından içeri bakmıştı. Kız çocuğu o sırada başını çevirip Ali’yi görmüş, mecali olmadığı halde, kendisini yoran bir gülümsemeyle el sallamıştı. İmzayı o gülümseme attırmıştı aslında.

Hatır gönül birilerini bulup dört taksitte ödemek üzere anlaşmışlardı hastaneyle. Hastalık olmasa başka bir şey için kefil olmazdı aslında ama söz konusu arkadaşının kızı olunca… Hem arkadaşı olmasa ne olurdu; söz konusu küçük bir kızın hayatı… Düşünmeden atmıştı kefil yazan yere imzayı.

***

Demek ki bu yüzden on beş gündür Cemilin Telefonu “Aradığınız kişiye…” den başka bir şey demiyordu. Yine aynı cümleyi duyunca telefonu masaya bıraktı. Bir an çocukluğu geldi aklına:

On iki yaşındayken babası aylarca işsiz kalmıştı. Bir kış günü, anne ve babasının mutfak masasında konuştuklarını duymuştu kapı ardından. Annesi “Kimseden borç bulamadın mı?” diye sormuş, babası uzun süre cevap vermemiş ve “Herkesin bir mazereti var.” diyerek bitirmişti konuşmayı.

Aynı günün akşamı mahalleden biri, adını unuttuğu bir adam çıkagelmişti. Babasının eline bir zarf sıkıştırmış, “İnsan insana dara düşünce lazım.” deyip gitmişti. Ali o zarfın içinde ne kadar para olduğunu hiç öğrenememişti. Ama ertesi gün o kış evde ilk kez soba yanmış ve annesinin gülümsemesi daha sıcak gelmişti. Aradan geçen yıllara rağmen ne o adamın yüzünü ne de söylediği o cümleyi unuttu. “İnsan insana dara düşünce lazım.”

Cebinden kalem kâğıt çıkardı:

Kira​​:20.000 TL

Kredi​​:15.000 TL

Avans​​:10.000 TL

Asgari yaşam​:25.000 TL

Maaş​​:60.000 TL

Kefillikten gelen hastane borcu 100.000 TL. Maaşın dörtte biri haciz kesintisine gitse…

Düşündü, dudağını büktü. “Hastane” değil “hayat borçu” diye düzeltti aklından geçen sözü. Boynundaki urganı kesonun en alt çekmecesine koydu. Yüz binin üzerini çizdi.

“Olsun. Değerdi.”