Üçüncü şiir dosyamın baskısının elime ulaşmasını beklerken ikincisine adını veren şiire dair sivri bir “tartışmanın” ortasında buldum kendimi. Bir arkadaşım, sosyal ağ hesabında benim “Dağlar Kuşatır Kendi Yalnızlığını” şiirimin bulunduğu sayfanın fotoğrafını (sitayişle) paylaştı. Sonra, tuhaf bir kötüleme dalgası yükseldi, mezemmet kervanı aldı yürüdü: “Ol rakîbim pek imansız beni yâre zemmeder!”
20’li yaşlarımın sonuna doğru, ilk kitabımın çıkmasından bir iki yıl sonra yazdığım bir şiirdi bu. Galiba Cumhuriyet Kitap’ta ve galiba Seferis’ten yapılmış bir şiir çevirisinde gördüğüm (hiç emin değilim bundan), sonradan adının (İngilizlerin başka zenginliklerle birlikte Asya’dan çaldıkları) “pantum” olduğunu öğrendiğim bir formu örnek almıştım. Örüntüsünü sevdiğim formun içini büyük toplumcu şiir geleneğimizle küçük bireyci şiir geleneğimiz arasındaki sürekliliğe yerleşen imgelerle örmeye çalışırken Türkçe şiirin güçlü ses ve ritim geleneğini de işe koşmak istemiştim. Şiir 2005’te bir antolojide yayımlandı, o kitabın tanıtımını yapan Doğan Hızlan’ın yazısında bir kısmı alıntılandı falan. Şiir maceram sonra başka yerleri dolaşırken bu şiir de klasöründe beklemeye devam etti.
Sanatçı her eserini sanat tarihinin mihengine vurur, o tarihin vasatının üstüne çıktığına inanmıyorsa açığa bile çıkarmaz, birçok durumda da o tarihi aştığına inanır. Bunda çoğunlukla yanılır tabii ama bu “metodolojik inanç” ve bu sezgisel kıstas olmaksızın sanat uğraşı hobiden ibaret kalacaktır. 2022’de çıkan ikinci kitabımın ilk şiiri yaptığıma, kitabın adını da ondan yola çıkarak saptadığıma, davet edildiğim bir iki yerde okumak için onu seçtiğime göre, “Dağlar Kuşatır Kendi Yalnızlığı”nı seviyorum, önemsiyorum ama bu yazıyı şiirimi “savunmak” için yazmıyorum. Şiirin savunulmaya ihtiyacı olduğunu da sanmıyorum. Bir şiir ya yaşar ya yaşamaz; onu da zaman gösterir.
Coşkulu şiir atışmalarını özlemiştik
Şiirime yönelik yergilerin beni şaşırtan ilk yanı, konusuydu. Fi tarihinde yazdığım bir şiir niye böyle ateşli bir nefretin konusu olmuştu ki? Öyle kitapları çok satan, her ay bir dergide görünen, matine festival demeden dolaşan, şiir kanonun içinde yer alan biri değildim. 5 yaşımdan beri sanatta asıl işimin şiir olduğunu hissediyorsam da bunu yalnızca çok yakınımdakiler biliyordu. Beni müzisyen, çevirmen, siyaset, sanat veya kuram yazarı vd. olarak tanıyan pek çok insanın şiir yayımladığımdan haberi bile olmayabilir. Az sayıda dergide sporadik bir ritimle şiirler yayımlasam da şiirciliğin ve dergiciliğin bu ahir zamanında bunun hater’larımın radarına girme olasılığı düşüktü. Zaten epeydir kimseler şiir konusunda bu kadar güçlü duygularla konuşmuyordu, genel olarak da kimse şiir konuşmuyordu. Herhalde Manzum Manyaklar falan gibi bir adı olan niş bir şiir heveslileri anlık mesaj grubuna düştüm, ne bileyim.
Herkesin ve her şeyin çoğu zaman bir mantığa dayanmaksızın 1 prime time’lığına ünlü olabildiği çağda belki bu ilk meseleye çok takılmamak lazım. Takılmadım da. Ama şiirimi kötüleyenler coştukça coşuyor, onlarca tivit, yüzlerce fav ve yer işareti havada uçuyordu; bu coşku benim için ikinci sürpriz oldu. Şiir sıklıkla “aşırı kötü” sıfatıyla taltif ediliyor (kötülükte aşırılığa kaçmak?), bir daha şiir yazmamam kuvvetle tavsiye ediliyor (kariyer planlama?), şiir erkek veya kadın cinsel organlarına benzetiliyor (bereket kültü?), ilkokulda ortaokulda böyle şiirler yazdıklarını söyleyenler çıkıyordu (çocuk edebiyatı?). Şiiri çeyrek yüzyıl önce yapay zekaya yazdırdığımı iddia edenler de çıktı, YZ’nin daha iyisini yazabileceğini söyleyenler de. Bir ara her şeyin suçlusu televizyon sanılırdı, sonra sosyal medya oldu, şu sıra da pek anlamadığımız yapay zekâyla açıklamaya çalışıyoruz anlam veremediğimiz her durumu.
Elbette şiiri beğenen epey kimse de çıktı; neyi bu kadar irrasyonel bir hırsla kötüleseniz seveni çıkar ama beğenilerin “tepki oyları” yahut “dayanışma jesti” olduklarını da sanmıyorum. Neyse, her halükârda 20 satırlık bir şiirin boyunu aşan bir nefret dalgası geldi geçti (kimileri -nedense- uzun uzun yazdıklarını sildi, belki rüyalarına Musa’lar girmiştir). Ben de bu acayip parantez hakkında bir şeyler yazayım dedim.
Şaşırdığım (ama o kadar da şaşırmadığım) üçüncü şey, şiir konusunda konuşmaya bu kadar hevesli olanların edebiyat eleştirisi kavramlarını Saadi’nin bostanına girmiş danalar gibi kullanmalarıydı. “Natüralist” sıfatının en acayip kullanımlarından birini burada gördüm mesela; muhtemelen doğa ile ilgili sözcükler kullanmayı doğalcılık sanan bir kullanıcıydı. “Klişe, şablon” gibi gündelik sanat muhabbetinin stok ifadelerini sözcüklerle ve eleştiriyle ilgili bir şey sanan epey sosyal ağ kullanıcısı çıktı (aralarında -galiba- gerçek adını kullanan tek kişi görmediğim için kişi değil kullanıcı diyorum). Arada “ses, ritim” gibi müzikten şiire aktarılmış bazı metaforları kullananlar oluyordu ama diğerleri gibi bunları da söylediklerine profesyonel bir hava katmak için, ciddiyetsiz ve içeriksiz kullanıyorlardı. “İmge” kavramının kullanımındaki muğlaklık ve savrukluk içinse kimseyi suçlamak istemiyorum. Çünkü memlekette edebiyat ekabirinin haylisi de bu kavramı hiç düşünmeden, bazen metafor, bazen başka mecazlar, bazen alışılmadık bağdaştırmalar, bazen de adını koyamadıkları herhangi bir edebi unsur için kullanıyor. Bu savruk ve muğlak kullanım neredeyse yalnızca Türkçeye özgü, dünyanın geri kalanı imgeye imge, başka şeylere başka şeyler diyor (imge kavramını Rus Biçimcilerinden başlayarak okuyacak kadar vakti olmayanlara Yalçın Armağan’ın imgeyle ilgili iki kitabını tavsiye ederim.)
Her şeye rağmen şiir konusunda böyle canlı bir tartışma ikliminin doğmasına vesile olduğum için şiirim adına değil Şiir adına memnun oldum – desem biraz diplomatik davranmış olurum ama yalan konuşmuş olmam. Şiirin neredeyse tamamen Türkiye’ye özgü bir krizinin içine saplanıp kaldığımızı düşünüyorum ve bu krizin bir boyutu da şiir eleştirisinin “emeğine sağlık” ile “görmedim, duymadım, bilmiyorum” arasında dolaşması. Eh, bu sosyal ağ tartışmasının kalitesi de çapı da bu eleştirel tıkanıklığı açmaya yetmez tabii. Eninde sonunda çoğu sırf acıtmak için beceriksizce iğnelemelerden oluşan, özel mesajlaşmalar dahil 80-100 iletiden bahsediyoruz. Ama yoktan iyidir.
Kırsallık alerjisinden toplumsallık alerjisine
Böylece, keyifle yazılanları okuyup beni şaşırtan bu üç konu üzerine düşünürken beni daha çok şaşırtan dördüncü meseleyi fark ettim. İnsanlar düpedüz “kırsal” imgeler sandıkları şeyden nefret ediyordu. Şiirde dağ, keklik, gelincik, ırmak gibi doğaya dair sözcükler geçtiği için bunu önce toplumcu şiir geleneğiyle ilişkilendiriyor, toplumsala olan tepkilerini kırsala olan tepkileriyle kışkırtıyorlardı. Ahmed Arif’ler, Enver Gökçe’ler, Hasan Hüseyin’ler ve en önemlisi Nazım Hikmet çoktan geride kalmamış mıydı, şimdi neden durduk yere kekliklerden bahsediliyordu ki? İkinci Yeni de ara sıra “elbette kırlardan gelecekler” falan diyordu ama keklik gibi de ötmüyorlardı canım, olsa olsa lunapark civarındaki gölette kurbağalara bakıp geliyorlardı.
Entelijansiyamızda neredeyse fanatik bir kır düşmanlığı hep olmuştur. Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” şiirinin başlığında veciz ifadesini bulmuş olan bu düşmanlık (şiiri tenzih ederek söylüyorum) bazen köy romanlarındaki “tezek kokusu”ndan iğrenen eleştirmenlerde, bazen sazdan sazlıklara kadar köye dair addettikleri her şeyden nefret eden ve Yakup Kadri’den Yalçın Küçük’e, Kemal Tahir’den İsmet Özel’e uzanan çeşitlikteki figürlerde hep belli bir ses bulmuştur. Kırların iyice küçüldüğü bugünlerde bu alerjinin bir alıcısı olması anlaşılır ama doğaya dair imgelerin kıra dair imgeler olduğu da nereden çıktı? Herhangi bir kentte yeterince dolaşırsanız gelincik de görürsünüz, kentin etrafını saran dağ sıralarını da, -çoğu kurumuş olan- ırmakları, dereleri de. Belki keklik göremezsiniz, o konuda garanti veremem.
Fakat zaten meselenin kır düşmanlığı değil toplumsallık düşmanlığı olduğunu söylemiştik. Benim mütevazı şiirime görkemli bir saldırı başlatan ekibin gönderilerinde dolaşan bazı arkadaşlarım, zemm ekibinin siyasi kimliklerinin bu düşmanlığı anlaşılır kıldığını söylediler. Keşke toplumsallık düşmanlığı sadece siyasetin gerici kanadında saf tutanlarla sınırlı olsaydı. Yaşamları ve pratikleri toplumsalcı, halkçı, ilerici olan birçokları da şiir veya sanat söz konusu olduğunda bir anda herhangi bir gerici kadar idealist ve bireyci olabiliyorlar. Bu konuları daha çok tartışacağız ama ben, bu topraklarda şiir, yaşadığı krizin dağını aşacaksa ancak toplumsallık vadilerinden yürüyerek aşacağını düşünüyorum. Şiir, ancak onu yaratan asıl özneyle, halk kitleleriyle her anlamda bağını korursa yaşayabilir. Hep öyle yaşadı, bundan sonra yaşayacaksa da öyle yaşayacak.
Rüzgâr Dindiğinde. -Seyrüsefer Defterleri, Barış Yıldırım, 2026, Ters Kule Yay.
Son absürt nefret dalgasını vesile ederek bir duyuru yapayım bari. Üçüncü şiir kitabım Rüzgâr Dindiğinde, bugünlerde Ters Kule yayınlarından çıktı. Diğer iki kitabım gibi bu da, şiir yayıncılığında alıştığımız hacimlerin epey üstünde. “Seyrüsefer Günlükleri” alt başlığını taşıyan kitap, düzyazı şiirlerin oluşturduğu çerçeve kurgunun içine 122 şiirin oluşturduğu bir tür yolculuk hikâyesini sığdırmaya çalışıyor. Odise ve Gılgamış mitoslarının izinden giderek öz-yaşamöyküsel, toplum-tarihsel, devrim-tarihsel ve sanat-tarihsel düzlemleri aynı geometride buluşturmaya çalışıyor. Üzerine -umarım- daha çok konuşuruz ama yukarıdaki tartışmayla bağ kurmak açısından bir not düşeyim, “kır romantizmi”nin, “dağ özlemi”nin siyasal, estetik ve antropolojik kökleri de metnin izleklerinden biri. Son 35 yılın şiirleri üzerine son 1 yıl yoğun mesai harcayarak hazırladım kitabı ama bunca işi ve sözü hak edip etmediğini zaman gösterecek. Demiştim ya, şiirler ya yaşar ya da yaşamaz; Şiir ise ancak halkla birlikte yaşar. Köyler de kentler de hariç değil.