Sabahları köpeklerini gezdiren komşular, okul servisi bekleyen çocuklar, trafikte işe giden insanlar, pencerenin pervazında yol yapmış karıncalar… Dışarıda her şey rutininde devam ederken, onun hayatı bir daha asla rayına oturmayacak devrilmiş bir tren, ağır bir metal yığını gibiydi. Sanki belirli aralıklarla maruz kaldığı bir yumruk darbesi, ciğerine her seferinde yeniden oturtuyordu o acıyı. Tıp fakültesinde net bir şekilde altını çizmeseler de öfke ve çaresizliğin fiziksel acıya dönüşebildiğini bilirdi ama her sabah bu acıya uyanmak …İşte bu dayanılacak gibi değildi. Baba kız yapacakları iki günlük tatil cehenneme dönmüştü.
Rüzgârda oradan oraya uçuşan serseri bir poşetten farksızdı bu dünyadaki varlığı. Bağırarak ağladı haftalarca: “Sadece geri gelsin istiyorum! Geri gelsin! Geri gelsin! Geri…”
Sonra sustu. Gelenler, gidenler, sarılanlar, uzaktan bakanlar, ne diyeceğini bilemeyenler, mesajlar, sabırdan bahsedenler... Yiyemedi günlerce. Haftalarca uyuyamadı. Baktı, göremedi; dinledi, duyamadı. Komşuları, dostları, tanıdıkları, tanımadıkları, aynı acıyı yaşayanlar, yaşamayanlar da sustular bir süre sonra. Eşi, gözlerinin önünde eridi, o da yok oldu kendi gibi. Evin içinde ara sıra karşılaşan iki hayaletti artık onlar.
Olayı ekranlardan izledi defalarca. Aileler, çocuklar, çığlıklar… Kurtulduğu için şanslı olanlar ve kendisi gibi yaşadığı için lanet edenler… Mahkemeler, serbest bırakılanlar… Yüzlerce kez büyüttü ekranını. Alevlerin farkına varıp kimseye haber vermeden kaçıp giden o adamı izledi defalarca. Tanrı’nın kovduğu meleğin bu dünyadaki yansımasıydı o surat. Ne ismini ne de soyadını taşımayı hak eden bir mahlukat: Hakkı Erdem.
Tanrı ölmüş olmalıydı gerçekten.
Üç ay ücretsiz izin verdi başhekim. “Hayat devam ediyor” diye aradı durdu.
Bir vaka geldi hastaneye. Başhekimin ve bölümdeki doktor arkadaşlarının bu tuhaf ısrarını reddedemedi, hastanenin yolunu tuttu.
Zayıflamış, saçları kırlaşmış, gözünün feri yok olmuştu Adil Hoca’nın. Ameliyathaneyle kattaki odası arasındaki merdivenleri üçer beşer inip çıkan adam gitmiş, ağır adımlarla başı önde yürüyen donuk bir robot kalmıştı geriye.
Aylardır uzak kaldığı soğuk ameliyathaneye girdi. Ellerini dirseklerine kadar yıkarken telaş içinde bilgilendirme yapan asistan doktoru dinledi.
“EKG, kan testleri, vital bulgular, EKO…. Hepsi burada hocam. Yaş 55, erkek. Hikâyesinde enfarktüs yok.”
Kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından monitöre bakan anestezi uzmanı, başıyla onay verdi masanın başındaki Adil Hoca’ya.
“Nabız normal. Hasta stabil, hazırız hocam.”
Yüzüne baktı hastanın Adil. Gözleri kapalıydı. Soluk borusuna takılan tüplere rağmen tanıdı onu. Bir an durdu! Evet! Bu oydu! “Allah’ından bul!” diye beddua ettiği adam önünde yatıyordu. Neydi bu şimdi? Bu hastayı alsın diye ısrarlı çağrılar geldi aklına. “Al, hesabını sen kes!” diye önüne mi atmışlardı adamı yoksa?” Şimşek hızında geçti onlarca düşünce zihninden.
“Adı ne hastanın?”
Bu hiç beklenmedik soru karşısında nedense hiç şaşırmadı ekip. Herkes herkesle göz göze geldi ve sonra herkes herkesten gözlerini kaçırdı. Adil Hoca da şaşırmadı aldığı cevaptan sonra, sadece başını salladı ve “Hadi bakalım, ders zamanı” dedi asistanlarına. Bir dokunuşla yaşatabilir, bir milim kesikle son verebilirdi önünde yatan hastanın hayatına. Gücün sarhoşluğu parmak uçlarından damarlarına yürüdü.
“Allah’ından kork şerefsiz!”
Ameliyathanenin soğuğuyla maskelerin içinde verilen sıcak nefesler birbirine karıştı.
“Hocam? İyi misiniz?” sesiyle kendine geldi. Alnındaki teri sildi hemşire. Yatan hastanın yüzüne baktı. Gördüğü surat kendi öfkesinin suretiydi.
“Bistüri…” dedi kendinden emin ses tonuyla.
Vivaldi’nin Dört Mevsim’i geliyordu kulağına. Başhemşire bilirdi hocanın zevkini.
Derin bir nefes alıp önünde yatan hastanın boynundan göbeğine kadar düz bir çizik attı bistüriyle. Diğer hastalarla kurduğu empatiden çok uzaktı bu seferki. Daha hoyratça ama yine de nizami kesebildiğini fark etti. Yaşasın yeni Tanrı!
Uzun ince bir yoldu gitmesi gereken. Önce bir ceketin fermuarı gibi açtı derinin üst tabakasını. Bonesine takılı led ışık ve kalın lensli gözlükleriyle cilt altı yağ dokusunu net görebilse de kendi öfkesi zaman zaman bu netliği bulandırıyordu. Ekipteki diğer cerrahın yardımıyla hastanın göğüs kaslarını bir tül gibi araladı.
Kanamayı engellemek için kullandığı elektrokoterin ince ucuyla yaktığı damarların kokusu geldi burnuna. Kızının sesini duydu.
“Baba, baba uyan! Bir şeyler yanıyor!”
Gecenin karanlığında bir hışım kalkıp başucundaki elektrik düğmesine bastı, yanmadı. Elektrikler kesikti. Kapının altından odaya sızan dumanı fark etti. Kapıyı aralamasıyla koridorda biriken dumanın içeri dolması bir oldu. Çabucak kapattı kapıyı.
“Zeynep yangın! Islak havlu getir!”.
El yordamıyla odanın banyosunda asılı olan havluları kaptılar. Lavaboda suya tutup kapı altına bastılar hepsini. Birer tane de ellerine alıp burunlarına kapattılar.
“Daha büyük havlu. Çabuk! Yetmez bütün havluları getir!”
Açtığı katmanla kan doldu kesilen bölgeye. Hafif bir telaşla arkasında hazır bekleyen hemşireye seslendi. “Daha büyük spanç!”. Hemşire genç yardımcı cerraha gazlı bezi verdi. Yardımcı cerrah kanayan bölgeyi tamponladı. “Yetmez. Daha büyük!” Kan azalır gibi olduysa da yan dokulardan sızıntı geliyordu.
“Primum non nocere[1]…” Düsturu buydu. O bir cerrahtı. İşini en iyi şekilde yapmalı, bu adamı iyileştirdikten sonra elleriyle değilse de sözleriyle boğmalıydı. Hoş, boğsa ne fayda? Gideni geri mi getirecekti ki?
İkisi de nefes alabilmek için cama koştu. Soğuk havayla birlikte içeri giren oksijen bir anlığına nefes almalarını sağladı. Yedinci kattan aşağı baktılar. Her yer kar kaplı olduğu için o kadar da yüksek görünmüyordu. Ancak kısa olan yaşam ile ölüm arasındaki mesafeydi, gerçek buydu. Derinliği hesap etmeye çalışırken gördüler aşağıdaki camdan yükselen alevleri. Canhıraş bağırdı Zeynep: “Baba! Alt katlar yanıyor!”
Yeşil maskesinin ardından davudi sesi duyuldu. “Aspire edin.” Yardımcı cerrah ucu metal, ince bir hortumla biriken kanı vakumladı. Hastanın başucuna yakın olan monitörden gelen ritmik bip sesi hızlanmaya başladı. Anestezi doktoru ekrandaki sayıya odaklandı. Oksijen 80 hocam, düşüyor.”
Özenle yerleştirilmiş tıbbi aletlerin yanında pür dikkat duran hemşireler kıpırdanmaya başladı. Adil Hoca’dan gelecek talimata kilitlendiler.
Hastanenin en saygın cerrahlarındandı Adil Hoca. Hem şahane bir hekim hem de sıkı bir eğitimciydi. Yanında yetişen genç cerrahlardan bilgisini esirgemez, tecrübelerini en ince detayına kadar sabırla anlatırdı. Hemşireler, asistan doktorlar onun ameliyatlarına girmekten keyif alır, ondan bir şeyler öğrenebilmek için yarışırlardı. Mesleğinin erbabıydı Adil Hoca. Bistüri onun kalemiydi, insan kalbine şiir yazabilirdi onunla. İnce uzun parmaklarıyla bir heykeltraş gibi ince ince çalışırdı insan bedeninde. Etin, kemiğin, damarların arasında yaşamı şekillendirirdi. Her ameliyata Vivaldi’nin ilkbaharıyla başlar, kuş cıvıltılarını taklit eden keman melodileri eşliğinde tıkalı damarları açardı. Değişen damarlardan geçen kan, ilkbahar gibi, yaşam umudu yaratırdı devasa ameliyat lambalarının aydınlığında. Geri plandan gelen kontrbaslar yaşamın ciddiyetini, solo kemanlar doğanın uyanışını çağrıştırırdı. Ne mucizevi bir şeydi şu insan denen makina. Derslerinde, ameliyatlarında hayranlığını dile getirirdi bu mükemmel sisteme. İnsan bedeni sadece et değil, duyguların arşiviydi onun için. Sıkça tekrarlardı duyguların organlarda saklandığını.
“Karın boşluğu ve kasıklarda. Hani kelebekler uçar ya orada” deyip güldürürdü öğrencilerini. Ameliyathaneye de “insan tamirhanesi” derdi. “Tamirhanede buluşalım”, “tamirhane hazır mı?” versiyonları da vardı tabii bu sözün.
“Ya vicdan nerededir?” diye sormuştu bir keresinde asistanlardan biri.
Gülümseyerek cevap vermişti. “O hücrelerin içine işleyen bir yankıdır. Hiçbir neşter ulaşamaz ona. Bazılarında da yoktur ha!”
Göğüs kafesinin ön bölgesindeki kemiğin kesilme vaktiydi. Viyolonsellerin tellerine testerenin mekanik sürtünüşü eşlik etti. Bunaltıcı yaz sıcağını seslendiriyordu yaylıların tınıları bu defa. Fırtına öncesi sessizliğin ağır nefesini taşıyordu insan tamirhanesi. Göğüs kafesinin ayrıldığı an, insanın dayanma gücünün sınandığı zaman dilimiydi sanki. İşte oradaydı kalp. Üzerindeki ince zarı itinayla ayırma vaktiydi. Soğuk ameliyathanenin en sıcak hissedildiği saniyeler...
Çıplak ayaklarıyla bastıkları zeminden gelen ısı ile dağın yamacından içeriye giren dondurucu soğuk birbirine karıştı. Tek çıkış yolu vardı: Pencere.
Bağırdı Zeynep’e: “Çarşafları bağlayalım!”
El yordamıyla yataktaki çarşafı, nevresimi çekti bir çırpıda. Rüzgârdan savrulan tülleri indirdi kornişiyle. Odaya dolan is kokusu ciğerlerini acıtmaya devam ediyordu. Yetmedi. Yetmedi, Allah kahretsin! Hepsini uç uca ekledikleri halde kısa kalıyordu. Belli bir yere kadar sarkıp atlamaktan başka çareleri yoktu. Allahtan her yer kardı, keserdi hızlarını. İçeri dolan duman görüşlerini ve nefeslerini iyice kesti.
“Önce sen” dedi Zeynep’e.
Pencerenin pervazına çıktı Zeynep. “Baba korkuyorum. Baba…”
“Hadi kızım atla. Aşağı bakma. Sıkı tutun. Hadi bağladım. Hadi yavrum. Sağlam. Atla yavrum, tutuyorum.”
“Baba sen?”
“Hadi Zeynep. Geleceğim ardından, zaman kaybediyoruz!”
“Makas” dedi yüksek sesle Adil Hoca. Hemşire çevik bir el hareketiyle uzattı makası. Mor, kırmızı, mavi tonlarda birbirine dolanmış damarlar arasından eline geldi Zeynep’in saç tokası.
Durdu bir an kıpır kıpır ıslak kütle. İnce, uzun bir çizgi belirdi monitörde. Aralıksız bip tonu… Dondu zaman, mekân, yaşam…
Bir an Zeynep seslendi kulağına. “Hadi baba!”
Aylardır ilk defa duymuştu kızının nefesini kulağında.
“Yaşamın kutsallığına saygı göstereceğim.İnsan hayatını her şeyin üstünde tutacağım. Onu iyileştirecek ve gözlerinin içine bakarak soracağım. Çünkü…”
Çünkü bir insanın yaşam hakkını elinden almak, bir intikam bile olmayabilirdi. Ve herhangi bir intikam kızını geri getirmezdi. Bunun farkındaydı Adil Hoca. Bu adama dünyanın en büyük acısını bile verse, kızı yoktu artık. Zamanı geri alamazdı. İşte tam da bu yüzden onu iyileştirmeli ve gözlerinin içine baka baka sormalıydı! “Ben işimi iyi yaptım, seni ayağa kaldırdım. Peki sen?”
Avuç içleriyle kavradı kalbi. Bir sıktı, bir bıraktı, bir sıktı, bir bıraktı. İnatla.
Onu bir kâğıdı buruşturur gibi sıkmayı istese de hücreleri buna engel oldu, yapmadı.Monitördeki düz çizgi titredi o an. Sonra bir ses geldi. İnce, ürkek, ama inatçı bir “bip” sesi… Bir tane daha. Bir tane daha. Sonra bir kas seğirmesi. Titredi kalp. Sanki Zeynep nefes almış gibi. Yaşamın uzak bir yankısı duyuldu Vivaldi’nin notalarında. Yaylılar ağırlaştı, tempo yavaşladı. Sonbaharın olgunluğu doldurdu odayı.
Bütün ekip alkışladı. Bu sefer, bir ameliyatın daha iyi geçmesini değil, çok daha derin bir öğretiyi kutlamak için çırpılıyordu o eller.
Tanrı olmak değil, insan olmaktı zor olan.
1-“Primum non nocere…”: Latince Hipokrat yemininde “Önce zarar verme”
ATİYE GÖZDE SIDAR
1974 Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir/Çandarlı’da ikamet ediyor. Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dilbilimi mezunu. Yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde tamamladı. Yüksek lisans tezini “1945-1960 yılları arası Türkiye-ABD siyasi ve ekonomik ilişkileri” üzerine yazdı. TED Ankara Koleji’nde uzun yıllar ingilizce öğretmenliği yaptı. Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi. Yaşamına Ankara-İzmir arasında gidip gelerek, İngilizce dersler vererek ve bolca okuyup yazarak devam ediyor.
Dergimizle ilgili her gelişmeden anında haberdar olmak için WhatsApp duyuru grubumuza katılın.