ÖZLEM KÖSE İLE BU SENİN ŞANSIN ÜZERİNE SÖYLEŞTİK
Sudenaz Kahraman sordu.
Haklısın, bu topraklarda zulüm gören kadın hikâyeleri hiç bitmiyor. İsimler değişiyor, kişiler, olay yeri ve tarih değişiyor. Ama aynı sahne hep yaşanıyor.
Özlem Köse’nin kaleminden, 17 bölümden oluşan Bu Senin Şansın, adeta iç içe geçmiş hayatların, farklı pencerelerden görüntüsünü anlatıyor. Tesadüfler sonucu bir araya gelen dört kadın, bir fotoğraf karesinde birleşiyor. Her mücadelenin kendine ağır olduğu hayatlar… Geçmiş ile şimdinin, kayıp parçaları tamamlaması… Gizli mektupların ardında kalmış, bir yanda hayalleri için her şeyi geride bırakanlar, bir yanda başka hayatlar için hayallerinden vazgeçenler… Şansını arayanlar, “Şans nedir?” diye sorgulayanlar ve “Bu benim şansım mı?” diye düşünenler için yazdı Özlem Köse.
Kitabın adına da ilham olan "şans" meselesiyle başlayalım. Sizin dünyanızda şans, dışarıdan beklenen bir mucize mi yoksa insanın bedel ödeyerek tırnaklarıyla kazıdığı bir şey mi? “İşte bu benim şansım” dediğiniz o kırılma anı sizin için ne ifade ediyor?
Yaşadığımız coğrafyada “şans” kelimesinde pek çok anlam yüklüdür. Şans bazen talih kuşu olarak bazen de kör talih olarak çıkar karşımıza. İşleri yolunda gidenler ve gitmeyenler için hep şans devrededir. Alın teri, emek ve ödenen bedeller ise arka planda duran bir gölgedir. Biraz karamsar bir senaryo çizeceğim belki ama insanlar genellikle sonuca bakarlar. Sonucunda bir başarı kazanılmışsa, “Ne şanslı!” denir. Çekilen çile ve gözyaşı ise başkaları tarafından görünmeyen bir gizemdir. Oysaki ödenen bedeller, başarıya ulaşan kişi için acı bir motivasyon aracı ve sırtından inmeyen bir kamçıdır.
Size bir örnek vereceğim: Şimdilerde çok popüler bir meslek var, “youtuber”lık. Tüm gençler ve çocukların favori mesleği… Milyonlarca takipçileri, izlenme oranları ve dolayısıyla elde ettikleri şöhret ve para pek çok kişinin hayali. Üstelik bu mesleği olmak isteyenlere göre, youtuberlar yattıkları yerden para kazanırlar. İşin aslını görmeyenler bu şekilde konuşur. Takipçiyi çekecek konuyu bulmak, planlamak, defalarca çekim yapmak, olmadı baştan çekmek, çektiklerini montajlamak, gece yarılarına kadar uğraşıp ertesi gün tekrar yeni bir konu üzerine çalışmak… Çok basit görünen bu işin ardında uzun bir çalışma ve emek gizlidir. Böyle konuşan kişilere, “Kolaysa sen de yap.” derseniz, “Şans onların yanında olmuş ama bana gülmez.” derler.
İnanın, hiçbir başarı kolay kazanılmıyor. Bu yaşıma kadar benim için de durum farklı değildi. Edinimlerim hep mücadeleyle olmuştur, tırnaklarımla kazıyarak… Ya da tüm çabama karşın kaybetmişimdir. İşte bu benim şansım dediğim yer ise, çabamın sonucunu aldığım zamandır. Emek ve çalışma olmadıktan sonra şans nerede? Bilen varsa bana da söylesin…
Dört farklı kadının kesişen mücadelesini okuyoruz romanda. Bir yanda hayalleri uğruna gemileri yakanlar, diğer yanda başkaları için kendi hayatından vazgeçenler var. Bu kadınları kurgularken, toplumun kadına biçtiği o bildik roller hakkında neler düşündünüz?
Kadına tarih boyunca çeşitli sıfatlar biçildi: “Cadı” oldu idam edildi, “evinin kadını” oldu sessiz kaldı, çok konuştu “dırdırcı” oldu ağzına azarlama dizginleri takıldı, kocasına karşı geldi “deli” dendi akıl hastanesine yatırıldı, mini etek giydi “hafif meşrep” oldu, kocası vefat etti “dul” kaldı iffeti ağızlara sakız oldu, erkek çocuk doğuramazsa “eksik” oldu, çocuk doğuramayan kadının üzerine getirildi “kuma” oldu. Öyle ya da böyle her durumda erkekler tarafından uygun görülen bir yafta kadının yakasına takıldı. Binlerce yıldır süregelen bu patriyarkal düzen ve uygulanan şiddet, kadınların boyun eğmesine ve sessizleştirilmesine sebep olsa da neyse ki kadınların yapılanları hatırlayan ve sorgulayan zekâları, gerektiğinde su yüzüne çıkmak üzere hâlâ yerlerinde duruyor.
Kitapta Münevver’in annesini yâd ettiği bir kısım var. Babasının vefatından sonra annesinin mahalleliye yardımları ve düzenlediği iftar sofralarından bahsederken şöyle bir açıklama bulunuyor:
“Düzenledikleri bu yemekler, Adana gibi bir yerde annesini ‘zengin dul avrat’ konumundan ‘fakir-fukaranın anası’ konumuna getirmişti.”
Toplumun bakış açısından kadının yerini buradaki cümleyle özellikle vurgulamak istemiştim. Toplumun gözünde bir “dul avrat” olmak ne kadar tehlikelidir(!) bilirsiniz. Bırakın sıradan insanları, kocası Petro’nun vefatından sonra tahta geçen Rus imparatoriçesi II. Katerina hakkında bile birçok asılsız dedikodu çıktığı bilinmektedir.
Sizce hayatta ve edebiyatta tesadüfle şansın yolları nerede ayrılıyor? Karşımıza çıkan olaylar, sadece bir rastlantı mı yoksa kendi şansımızın bir parçası mı?
Matematik derslerinde adını sıklıkla duyduğumuz Pierre-Simon Laplace’ın “Olasılıklar Üzerine Felsefi Bir Deneme” başlıklı kitabında özetle şöyle der: “Rastlantı dediğimiz şey, bilmediğimiz nedenlerin adıdır.”
Ben, tesadüflerin hayattaki olasılıklardan yalnızca biri olduğuna ve şansın ise o olasılıklar içinden hangisine emek verdiğimizle ilişkili olduğuna inanırım. Yani bir nevi, tesadüfleri de şansı da aslında kendimiz kurgularız. Karşımıza çıkan olaylar elbette ki yaşadığımız coğrafya, içinde bulunduğumuz toplum, doğduğumuz aile gibi parametrelere göre çeşitlilik gösterir. Tam bu noktada, kitabın arkasında yazan soruyu ben de sizlere yönelteyim:
Bu senin şansın mı, kaderin mi yoksa seçimin midir?
Metinde çok güçlü bir imge var: "Kanlı bir Guernica tablosu". Picasso’nun savaşın o acımasız yüzünü gösterdiği bu eseri, kadınların o paramparça hayatlarına, içlerindeki o
sessiz savaşa bir gönderme yapmak için mi seçtiniz?
Picasso tarafından yapılan bu tablo, İspanya’daki Guernica şehrine düzenlenen ve yüzlerce kişinin ölümüne neden olan bombalı Nazi saldırısını resmetmektedir. Savaşın acı yüzünü anlatır. Savaşlar, acı ve gözyaşı yığınlarıdır. Üstelik sadece üzerinde savaşılan toprakları etkilemez. Farkında olsanız da olmasanız da tüm dünyayı etkiler; ekonomik, sosyolojik, psikolojik hatta kültürel olarak. Şu an biliyorsunuz, dünyanın çeşitli yerlerinde devam eden savaşlar bulunuyor. En basitinden, savaş ortamındaki çocukları gördüğünüzde yüreğiniz daralmıyor mu? Kitapta da böyle bir etkileşim var. Hiç tahmin edilmeyecek bir şekilde körfez savaşı çıkıyor ve ülkemin insanlarını etkiliyor. İşte ben bunu anlatmak istemiştim. Savaşın iyisi kötüsü olmaz. Tolstoy’un ve George Orwell’ın savaşı konu alan kitaplarına bakın. Üstelik bu yazarlar bizzat o savaşlarda bulunmuş kişilerdir. Hangisi kitabında savaşa methiyeler dizmiş? Savaşın sonunda acı ve gözyaşı dışında ne kalmış? Savaş güzel bir eylem olsaydı elbet birisi anlatırdı, öyle değil mi? İşte ben de bu Picasso tablosunu, savaşın evrensel olan kanlı yüzünü anlatan, yuvaları yıkan ve hatta şansımıza isyan ettiren bir sembol olarak kullanmak istedim.
Diyelim ki, kitabı henüz okumamış ama hayatında acilen bir çıkış yolu arayan biri var karşınızda. Ona neden Bu Senin Şansın’ı okuması gerektiğini tek bir cümleyle nasıl açıklardınız?
Yalnız olmadığını hissetmek için! Kendisini anlayan bir arkadaş gibi düşünebilir bu kitabı. Tıpkı kendi yaşamındaki gibi hayat hikâyeleri olan insanların yer aldığı ve çıkış yolu arama yolculuğunda kendisine yol arkadaşlığı yapacak bir kitap. Üstelik, okurken aslında kendini dinliyor olacak.
Romanda, geçmişiyle yüzleşip hayallerini gerçekleştiremediği ve zamanında çevresini dinlemediği için kendini suçlayan ama bir yandan da hayatını tamamen bir başkasına feda edip sonunda ölüme giden çok sarsıcı bir karakter var karşımızda. Böylesine ağır bir suçluluk duygusuyla o büyük fedakârlık arasındaki çatışmayı nasıl okumalıyız?
Biz kadınlar için dünya bir yanadır, çocuklarımız diğer yana. Onlar için yaşarız. Attığımız her adım onların iyiliği ve geleceği içindir. Seve seve hayatlarımızı feda ederiz. Kitapta da böyle bir fedakârlık hikayesi var. Geçmişte yaptığı hatalardan dolayı sürekli kendini suçlayan ve hayatını çocuğuna adayan bir anne.
Sevda, kendine çocuğuyla birlikte yaşadıkları bir dünya kurmuştu. Sevda’nın yaşayabilmesi kurduğu bu dünyanın devamına bağlıydı. Tek beklentisi bu iki kişilik dünyanın ayakta kalmasıydı. Oğluyla ilgili aldığı haberle birlikte dünyası da yıkılmıştı. Sonrasında yaşamak için bir fedakarlıkta bulunmaya ihtiyaç duymayacaktı.
Gelelim o meşhur limon ağacı öğüdüne... Şöyle diyordu:
“Şunu asla unutma canım oğlum, kapısından geçip bahçesindeki limon ağaçlarımı beğendiği ama orada oturamadığı için o evi ve içindeki yaşayanları yok etmeyi düşünen insan kötüdür. Önünden geçerken bahçesindeki limon ağaçlarını beğendiği için o evde oturanlar adına sevinen ve bir gün öyle bir evde ben de oturacağım, diye niyetlenen insan iyidir.”
Bir annenin çocuğuna, başkasının bahçesindeki limon ağacına bakıp "orayı yok etmeyi düşünmek" ile "bir gün öyle bir evim olacak" demek üzerinden anlattığı o iyilik kötülük ayrımı. Neden özellikle bir ev ve limon ağacı metaforunu seçtiniz?
Ben Akdenizliyim. Çocukluğum, limon ağaçlarının arasında geçti. Her sokak başında limon çiçeklerinin kokusunu hatırlarım. Şimdi bile ne zaman çiçek açmış bir limon ağacı görsem durup çiçeklerini koklarım. O narin beyaz çiçekleri öyle güzel kokar ki... Tıpkı insanın yuvası gibi…
Sizin bahsettiğiniz kısımda, bahçesinde bir limon ağacı bulunan bir ev gören ve gördüğü o eve farklı açıdan yaklaşan iki insanın durum analizi bulunuyor. Bu metaforun ardında iyi ve kötü insan karşılaştırması gizli.
Son yıllarda toplumdaki ahlak yapısının bozulduğunu görüyoruz. Sosyal medya çoğu çocuğun evinde yiyemeyeceği, rüyasında bile göremeyeceği tatlı ve yemek manzaraları; övünme sanatı haline gelen abartılı altın takılar; pahalı kıyafetlerini ve arabalarını sergileyen özenti insanlarla dolu. Eskiden “ayıp” olarak algılanan durumlar şu an “mübah”. Daha da vahim olanı kimi insanlar bu ahlak yoksunlarına özeniyor ve onlar gibi olmaya çalışıyor. Oysaki onlar gibi olmanın bedeli ağır! Özellikle gençlerimiz, kısa sürede zengin olmak hayalleriyle hiç istemediğimiz illegal yollara bulaşıyorlar. Sonucunda kötülük ve kötüler sokaklarda geziyor; çalıyor, hasar veriyor, şiddet uyguluyor, hatta öldürüyor.
Bunca kötülüğün arasında çiçek gibi sıyrılan, rengarenk güzel insanlar da bulunuyor. Bunlar başkası adına sevinebilen, arkadaşının mutluluğunu paylaşabilen, bir çocuğun kahkahasıyla günü güzelleşen, mütevazı, teşekkür etmeyi, tebrik etmeyi, takdir etmeyi, yardım etmeyi bilen insanlar…
İşte ben böyle insanların hayatlarına dokunmak ve kitabımda onları ağırlamak istedim.
Umarım kitapseverler de karakterleri beğenirler.