Serap Demir yazdı.
"Çünkü yürümek benim için varmakla ilgili değildir; yolda olmakla, hatta bazen yolda kaybolmakla ilgilidir."
“Yürümek, kendine karşı yapılan bir itaatsizliktir.”
Frédéric Gros
Bazı kitaplar vardır, okur bitirse de kitap bitmez. Sayfaları kapandığında da insanın içinde yürümeye devam eder. Yürümenin Felsefesi benim için böyle oldu. Okurken değil, daha çok yürürken hatırladım onu. Sokaklarda dolaşırken, bir kaldırım kenarında durup nefes alırken, yol uzadıkça düşüncelerim ağırlaşırken… Bir noktadan sonra fark ettim ki artık yürürken yalnız değildim, adımlarımın yanında cümleler de vardı. Kitap, koluma girmiş bir yol arkadaşı gibi sessizce eşlik ediyordu bana.
Gerçekliğin ağırlığı çoğu zaman insanın üzerine bir anda çökmez. Daha sinsi, daha sessiz gelir. Günler birbirine karışır, yapılacaklar uzayıp gider, insan hızlandığını fark etmez. Her şey yolundaymış gibi görünürken bir yerde nefes daralır, iç sıkışır. İşte tam da bu anlarda yürümek benim için bir kaçış değil, dünyayla arama aldığım küçük ama hayati bir mesafe olur. Ne tamamen kopmak ne de kalabalığın içine karışmak… Sadece biraz geri çekilmek, kendi sesimi yeniden duyabilmek için.
Kimi bu mesafeyi kitaplarda bulur, kimi yazının sessizliğinde, kimi müzikte. Aynı şarkıyı defalarca dinler, aynı satırlara tekrar tekrar döneriz. Çünkü bazı şeyler bir kez yetmez. Yakınlık ister, temas ister. Ben bu yakınlığı çoğu zaman yürürken bulurum. Kapıyı çekip çıkarım. Sokaklar birbirine eklenir, caddeler uzar. Nereye gittiğimi bilmem çoğu zaman, bilmek de istemem. Çünkü yürümek benim için ilgili değildir; yolda olmakla, hatta bazen yolda kaybolmakla ilgilidir. Kayboldukça hafifler insan, yön duygusunu yitirirken kendine yaklaşır.
Yürüdükçe zaman gevşer. Saatler çözülür. Adımlarımın ritmi düşüncelerimi de yavaşlatır. Gros’un yürüyüşe atfettiği o “verimsizlik” hali, tam da bu anlarda anlam kazanır benim için. Yürürken hiçbir şey üretmem, hiçbir hedefe koşmam. Faydanın, ölçünün, hesabın dışına çıkarım. Kimseye bir şey kanıtlamam gerekmez. Yetişilecek bir yer yoktur. Sadece yürürüm. Ve bu “sadece” hali, hayatta pek az tattığımız bir ferahlık bırakır insanda. İnsan, bazen tam da hiçbir işe yaramadığı anlarda kendine yarar.
Kalabalığın içinden geçerim ama ona bütünüyle karışmam. Şehir yürüyene başka türlü açılır. Bir vitrinin önünde durursun, bir pencereye gözün takılır, yol kenarında açmış bir çiçek ansızın dikkatini çeker. Gündelik hayatın içinde gözden kaçan ayrıntılar yürüyene kendini gösterir. Bazen bir çekirgeyle dakikalarca oyalanırım, bazen deniz kenarında dalgaların kıyıya vuruşunu izlerken zamanın nasıl geçtiğini fark etmem. Yağmurda yürümekse bambaşka bir hal alır. Islanmayı dert etmediği anda insan kendini de saklamaktan vazgeçer. Yağmurla birlikte düşünceler çözülür, sertleşmiş yerler yumuşar, insan biraz daha kendisi olur.
Yürürken kendimle kalabalıklaşırım ama bu kalabalık yorucu değildir. İç sesler gelir, hatıralar sessizce geçer, hayaller fark edilmeden eşlik eder. Gros’un söylediği gibi, yürümek, insanı kendi iç ritmine geri çağırır. Hayatın dayattığı hızdan, sürekli üretme halinden uzaklaşırım. Yürüyen beden zihnimi zorlamaz, ona alan açar. Düşünceler kendiliğinden gelir, kendiliğinden dağılır. Zihnin bu dağınıklığı bile bir düzen hissi verir insana.
Bazen bu alanın içinden huzur geçer, bazen de hüzün. Hüzün çoğu zaman nedensiz gelir. Oturur yüreğimin bir köşesine, sessizce. Sebep ararım, bulamam. Sadece hüzünlüyümdür. Eskiden bu hali kovmaya, dağıtmaya çalışırdım. Şimdi biliyorum ki hüzün kovulacak bir misafir değildir. Gelir, yoklar ve gider. Üstelik insana iyi de gelir. Yavaşlatır. Düşündürür. Hayatın telaşından bir adım geri çeker. İnsanı kendine döndürür.
Yürürken hüzün daha sahici olur. Ayaklarım yere bastıkça ağırlığımı hissederim, başımı kaldırdıkça ferahlık gelir. Kendi kırılganlığımla karşılaşırım. Ama bu kırılganlık zayıflık değildir, hayata açılan bir kapıdır. Gros’un şu cümlesi, tam da bu yüzden yürürken düşer aklıma: “Yürüyen insan, kendini dünyaya karşı savunmasız bırakmayı göze alandır.” Yavaşlamak, hızın kutsandığı bir dünyada sessiz bir dirence dönüşür. Kimse fark etmese bile insan kendi içinde bir şeylere “hayır” demiş olur.
Derken bir an olur, düşünceler çözülür. Güneş yüzüme vurur. Bir ses, bir hareket, küçük bir ayrıntı dağıtır içimi. Bir çocuk kahkahası, açık bir pencere, bir kuşun ani kanat çırpışı… Hayat yeniden çağırır. Yürümeye devam ederim. Çünkü yürümek hayattan kaçmak değildir. Hayata başka bir yerden yeniden dahil olmaktır. Daha yavaş, daha dikkatli, daha sahici bir yerden.
Ve yürürken anlarım ki bu yazdıklarım bir kitaba cevap olmaktan çok, o kitabın açtığı bir yolda kendi sesimi dinleme çabasıdır. Yürümek, bana her seferinde şunu hatırlatır: Dünya, olduğu gibi durur ama insan bazen duramaz. İşte o yüzden yürür. Kimi zaman hafiflemek için, kimi zaman hüzne yer açmak için, kimi zaman yalnızca kendi ritmini yeniden bulabilmek için. Ve belki de en çok, kendine yaklaşmanın en sade yolunun hâlâ iki adım atmak olduğunu unutmamak için.
Serap Demir