SONUNU OKURUN YAZACAĞI HİKÂYE

Pınar Kalkan yazdı.

Kadere meydan okuyan bir kadın ne kadar ağır bir bedel öder?

12 Nisan 2026

Her hikâye ortasından başlar. Onu bir hikâye yapan yangınlar vardır ardında. Tıpkı benim sonradan avukat olmam gibi… Kimi faili meçhule kimi gökyüzünü artık sadece küçük bir pencereden göreceklerin müebbedine kimi de neyse ki masumların özgürlüğünün kapısına açılacak dava dosyaları yığılı yine önümde. Ama güne güzel bir kahvaltı ile başlamak âdetimdir. Ofis masamı donatan zeytinlerin, buram buram susam kokan simidin arasında tulum peynirin üzerine boca edeceğim böğürtlen reçeliyle bakışırken kapıdan o giriyor. Üstünde çiçek desenli diz yerleri içinden şişirilmiş gibi kabarmış pijaması var. Kınanın açık kahve tonlarını andıran kendini salmış birkaç saç teli baş örtüsünün içinde durmaya zorlanıyor, sanki o örtü başında dursun diye zorladığı omuzları ve başı sol yanına düşmüş bir halde duruyor kapıda.

“Avukat mısın sen? Kapıdaki senin adın mı? Belma mısın?”

Onu karşımdaki kılığıyla bir dram dizisinde seyrettiğim fikrinden kendimi alamazken reçel, çatalımdaki peynirin üzerinden tabağa damlamaya başlıyor. Benim gözüm kadında, onunki reçel damlalarında. 

“Avukat mı lazım kardeşim?”

Pijamasını bacaklarının iki yanından sıkıca kavradığı elleri titriyor. Ağzı yarı açık, kararsız. Bir çıksa kelimeler, belki rahatlayacak. 

“Kocam!”

Dahası dökülemiyor dudağından ama bu bir kelime öyle nüfuz etmiş ki ona artık neredeyse tüm bedeni zangır zangır. Hâlâ kapının eşiğinde, kapı aralık, gün doğmaya çalışıyor, ortalık sessiz. Bir adım bile atmıyor. Ben mi kalksam acaba yerimden? Gitsem ona, koluna dokunsam pijamasındaki ellerini gevşetir belki, parmak uçlarına kan pompalanmış adeta. Ama işte onu kapıya mıhlayan o olay (her ne ise), ifadesine yansıyan o tavır beni de alıkoyuyor. Tanıdık ama anımsayamadığım bir his kaplıyor her yerimi. Korkmuş gibiyim. Ne oluyor avukat hanım? Olacak iş mi? Korkmak değildir belki de. Ne olduğunu anlamak için kuvvetli bir merak duymaya başlıyorum. Üstüne gitmemeli ama. Onu buraya getiren ürkek adımlar götürebilir gerisin geri. 

“Oturmaz mısın? Aç mısın?”

Kağnı gibi işleyen ayaklarını yavaş yavaş sürüklüyor masama doğru. 

“Değilim. Daha çayı bile koymuş olmam bu saatlerde.”

Koltuğun ucuna ilişiyor, her an kalkıp gidebilir gibi. Gözünü masamdaki adaletin terazisi heykeline sabitliyor. Saçları toplu, üstündeki kıyafeti pelerini andıran bir kadın var heykelde, bir elinde teraziyi tutuyor, diğerinde kılıcı. En çok hangisine takıldı acaba gözü. Onu sabahın bu saatinde buraya getiren adaletsizliği (ona mı yapıldığını, onun mu yaptığını henüz bilmediğim…) simgeleyen teraziye mi belki de onun parmağını kesecek olan adaletin kılıcına mı?

“Belki sarhoş gelmeseydi birazdan çayı koyardım yine.”

Az önce pijamasına sarılan elleri şimdi karnına sarılıyor sımsıkı. O tutuşta bir şeyi korumanın telaşı var. 

“Bugün hazırı var. İçer miyiz birer bardak? Sıcacık, iyi gelir.”

Cevabına yer vermeden ona ince belli bardak uzatırken kendi yarı soğumuş çayımı da tazeliyorum. Dumanı tüterken içmeyeceksem içmem daha iyi, diyorum tepkisini göz ucumla ölçerken. Beni duyuyor ama derdi benim ılık çayımdan çok daha engin olduğu için hiç oralı olmuyor. 

“Bu arada hoş geldin diyemedim sana. Hoş geldin kardeşim. Ben Belma, evet. Senin adın ne?”

Hoş geldin! Sarf ettiğim an pişman oluyorum. Utanılası… Her günümüz öylesine sarf ettiğimiz sözcükler hurdalığı. Oysa karşımda oturan kadının hoş ile ilintili bir durumu yok besbelli. Bir de avukat olacaksın Belma, sözcüklerin sihrini en iyi sen bilirsin aslında. 

“Naz-lı.”

Adı bile iki hecede dökülüyor ağzından, usulca ve koltuğun ucunda eğreti oturuşuyla benzeşen bir edayla. Ben kim nazlı olmak kim diyor adeta. Hayatın hoyrat davrandığı öyle çok kadın tanıdım ki ağızlarından eğreti dökülen kelimelerden tanırım onları, mesleki bir lanet gibi. 

“Nazlı kardeşim, memnun oldum. Ne yapabilirim senin için?”

Neredeyse ilk defa başını kaldırıp etrafını süzmeye başlıyor. Bir sağa kayıyor bakışları bir benim üzerimde toplanıyor, ardından sola… Bırakıyorum ruhu odada gezinsin, belki böyle rahatlayacak ve açılacak. Masamda ufak çapta kurduğum serpme kahvaltıma dadanıyorum, ona bakmamaya gayret ediyorum. Bir süre zaman öylece akıyor. Sağımdaki çekmeceden ona da bir tabak ve çatal çıkarıp önüne bırakıyorum. Ama artık dumanı tütmeyen, bir yudum bile alınmamış çayıyla bakışıyorum. İçilmemişliği içimde ılık ılık akan bir sızıya dönüşüyor. Nazlı’nın bakışları hemen arkamdaki dilsiz uşakta sabitlenmiş. 

“İyi bir avukat mısın Belma Hanım? Böyle de sorulmaz ama…”

Sessizlik…

“İyiye benziyorsun.”

Duvarlardaki sertifikaların alameti farikası zuhur ediyor. Neden iyi bir avukata ihtiyacın var Nazlı? Onun tavrına ayak uydurarak yavaşça kalkıyorum yerimden, tam karşısındaki sandalyeye oturuyorum, onun gibi ucuna. Karnındaki mengene elleri usulca gevşetmeyi deniyorum, ilkin karşı koyuyor ve bu beklenmedik hareketim karşısında el mecbur ilk kez gerçekten tam gözlerimin içine bakıyor. Gözleri yangın yeri…Ve Nazlı’nın benim ortasından dahil olduğum hikâyesinin ardındaki yangını merak ederken sonunu güzel yazabilmek için, buna bir şansı olması için dua ediyorum. Mesleki değil ama insanca, kadınca bir hisle. Yılmadan bakıyorum ben de ona. Tekrar uzatıyorum elimi, bu kez izin veriyor, ellerini avuçlarımın içine alıyorum. 

“Nazlı, sen belli ki bu saatte gördüğün ilk hukuk bürosuna girmişsin. Ama şanslısın kardeşim. Yeteri kadar iyi miyim bilmem ama seni yarı yolda bırakmam. Derdin her neyse dinler, derman bulmak için canıgönülden didinirim.”

Tebessüm mü o yüzünden geçen? Onun için bir şey yapmayı vadediyorum, alışık değil belli, tebessümvari bir ifadeye bürünüyor, ne düşüneceğini bilmeyen bir biçimsizlikle. Sahi, güvenebilir mi bana? Ona bir faydam dokunur mu? Hiçbir şey olamasam yoldaş olur muyum? Bir başına altından kalkamayacağı belli yüküne paydaş olur muyum?

“Şans dedin ya Belma Hanım, o dediğinden bende pek yok.”

Az kaldı ağzından döküldü dökülecek derdi. Avuçlarımdaki elini sıkıyorum bir kez daha. Yine bir süre öylece akan zamanın ardından dertleri dökülmeye başlıyor. 

“Evler misal, evlerim. Çatısıyla karı, fırtınayı dışarıda beni güvenle içeride tutan yuvalar olur sandım olmadı hiç. Öyle koca koca binaydılar sadece, çatıları vardı ama fırtınalar hep içerideydi. Evlenirken bir umudum vardı. Baba evim hayatımdan hızla silinip hayalet bir eve dönüşür belki dedim. Öyle olmadı. Bırak hızlıyı, yavaşça bile silinmedi. Önceleri rüyalarımda çıktı karşıma ama derin soluklarla uyanırdım. Yerde miyim gökte mi bilemezdim. Rüyaymış meğer, inanamazdım. Gerçek gibiydi ve geçmiş gibi değil şimdi gibi… Aynı his, aynı kokular, bir milim bile yeri oynamamış aynı eşyalar, aynı suç aletleri… Karanlık başlardı rüyalar. Sonra birden bir ışık, gözümü alırdı. Bir bir aralardı o ışık bizim evin kusurlu eşyalarını. Sarı tül perdeler aydınlanırdı ilkin. Renkli, cıvıl cıvıl, sanırsın neşeli bir yerdi ev. Dışarının neşesiydi o belli ki, güneşi içeri almadığı gibi o neşeyi de içeri alamamıştı bir türlü. Önünden az izlemedim dışarıyı, yaklaştığım an babamın izmaritinin kokusunu duyardım. İncecik bir tüldü ama sokakla aramdaki kalın bir duvar gibi durdu hep.”

Gözleri kapalı, sol elinin baş parmağıyla işaret parmağını yumuşacık sürtüyor birbirine o tül perdeye dokunur gibi. Odada değil sanki, varlığımı unutmuş olmalı, yine rüyalarına hapsolmuş belli. Genç görünümünü inkâr eden yaşanmışlıklar var bu anlatımda, şuncacık yaşına sığmaması gereken gönül yorgunlukları sığmış.

“Hemen sonra derme çatma ahşap yemek masamız olur rüyalar âlemimin yeni nesnesi. Oğlan kardeşlerim kırdıydı arka ayağını. Salonumuz dar olduğundan bir tarafı duvara dayalı dururdu. Biz altı kişiydik ama beş kişi anca sığışabilirdik masaya. Hoş, ailecek yemek yemedik pek. Çoğu gece annem bizi babam gelir diye yemeye başlatmazdı, orada boş boş otururdum. Göz kapaklarım ağırlaşır, başım masaya düşerdi. Burnumun ucuna değen ahşabın salçalı yemek ve ıslak bez karışımı kokusu birebir aynı olurdu rüyalarımda, biliyor musun? Gözlerimi açabilsem siliniverecek o koku rüyamda midemi bulandırırdı.”

Bunları daha önce birine anlatıp anlatmadığına merak duyuyorum. Anlatışı öyle canlı, hissi öyle kuvvetli ki sanki ilk kez açılıyor Pandora’nın kutusu. 

“Üstünde yorgun düşen başımla beraber masa birden karanlığa bürünürdü sonra. Rüyanın son perdesinden önce birkaç saniye karanlık olurdu. Korku filmi gibi. Ama ben severdim o karanlığı çünkü rüyalarımdaki ışıklar hayra çıkmazdı hiç. Aniden parlayan neon bir ışığın altında sehpanın üzerindeki dantelin tam ortasında bir biblo gibi duran babamın sırt kaşıyıcısı görünürdü son olarak. Öyle plastik falan değil ama ağır bir tahtaydı. Babama dedemden yadigâr kalmış. Yanlış duymadın Avukat Hanım, dedemden yadigâr. Öyle övünülecek bir aile olmadığımızın ispatı adeta. Solgun koltuk, yorgun televizyon, ruhsuz kumanda, renksiz halı ve hepsinin arasında parıldayan sırt kaşıyıcı. Rüyamın son renk cümbüşü olarak yerini aldı pek çok gece. Tabii alacaktı, evdeki başrolü başrol yapanın zevk aletiydi o. Babamın en çok anneme, arada da türlü bahanelerle bana ve kardeşlerime işkence ettiği aletti. En çok hangisinden nefret ettim, hiç bilemedim. O aletin her birimizin vücudunda bıraktığı izlerden mi işi bitince sırtına sokup hatır hutur sırtını kaşımasından mı? Hiç bilemedim.”

O rüyadayım şimdi ben de. O renksiz odanın en köşesindeki koltukta elleri kolları bağlı oturtulmuş biçare izleyiciyim artık. Hatta suç ortağıyım belki. Çünkü ben annemden beri kurtaramadığım her kadında biraz daha suçlu hissettim kendimi. Babamın bir sırt kaşıyıcısı yoktu ama izler aynıydı, öldürülen ruhlar da… Ne Nazlı’nın rüyasında kımıldayabiliyorum mıhlandığım yerden ne de babamı durdurabilmiştim annem kahrından ölmeden. İşte şimdi yangınlarımız bir Nazlı’yla. Kırık dökük hikâyelerimiz orta yerinde başka yollara sapsa da aynı yangından saçılmış küllerimiz ortalığa. Ben içinde mutlu aileler yaşayacağı evler yapma hayalim olan mimarlığı bırakıp içinde örselenen çocukların ya yaşarken ya da kasten öldürülen kadınların asla yuva olamayan evlerindeki yangınlara su taşıyabilmek için avukat oldum. Kim bilir Nazlı’nın hikâyesi hangi yöne meyletmişti? 

“Anladım seni Nazlı. Huzurla girmemiz gereken kapılardan korkuyla çıkmışız ikimiz de sırtımızda kambur çocukluklarımızla üstelik. Benim merak ettiğim girdiğin diğer kapıda ne yaşadın da seni buraya getirdi?”

Artık tüm geçmişini yavaş yavaş avuçlarıma bırakmasından aldığım cesaretle can alıcı noktayı duymayı temenni ediyorum. Bekleyişim yürek çarpıntısı. Profesyonelliği elden bıraktığım anlardayım. Nasıl bırakmam? Kadın kadına. Yara yaraya. Öylece oturuyoruz karşılıklı. Bildik. Aynı yutkunamama. Aynı yetimlik. Sırf erkek diye baba sayılan adamlar mezarlığı ardımızda. Aynı saf inanış. (Belki herkes babam değildir, yok yok, kesin değildir.) Tüm bunları bildiğimden duyacaklarımın ağırlığından emin ama kaçamayacağım bir merakla bekliyorum anlatmasını. 

“Kocam. Başı küvette, kanlarının yarısı küvetin içine aktı, yarısı fayanslara. Oluk oluk…”

Bir çırpıda anlıyorum, oydu kocasının canını alan. 

“Öldüğüne inanmadım. Yokladım sağını solunu. İnsan o an düşünemiyormuş, ne yapacağımı nasıl anlayacağımı da bilemedim. Başındaki yaraya dokundum, kana. Orasına burasına baktım. Neden sonra soluğunu dinlemeyi akıl ettim. Tık yok. Ama yalan yok Avukat Hanım, bir rahatladım. Artık dayak yoktu. İçki kokan nefesiyle üstüme çullanamayacaktı bir daha. Kısa sürdü ama. Sonra korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Elimdeki kanı yıkayayım dedim. Ben lavaboya eğildiğimde onun yarasına sinekler üşüşmüştü. Mutfak camı hafif aralıktı oradan girdiler zaar.”

Yazmasının hemen altında ter damlaları birikmeye başlıyor. Eline ilk kez aldığı çatala bir zeytin takıp dudağının sağ kenarından bırakıveriyor ağzına. Gözleri küçülüp yüzü ekşiyor. Ağzında bir iki evirip çevirdiği zeytini bırakıyor gerisin geri. Gözleri uçurumun kenarından bakar gibi, bakmaktan da korkmuyor ama. Daha ne olabilir ki diyor belki. Olan olmuş. Olan olana kadar neler neler olmuş. Daha ne olabilir ki?

Ve bu benim

Yalnız bir kadın

Soğuk bir mevsimin eşiğinde,

Yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın başlangıcında

Ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu

Ve bu beton ellerin güçsüzlüğü[1]

Dehşetengiz oturuyorum yerimde. Soluk almayı unutuyorum. Hemcinslerim de uyumayı unutur bazı bazı, çiçekleri sulamayı, aç olduğunu, ruhunun aç olduğunu, yorulduğunu, acıdığını, kanadığını… Kusacak gibi oluyorum. Kussam keşke. Cümle vahşeti, şiddeti, zorbalığı, hayınlığı, tüm kız kardeşlerimin yaralarını berelerini, öfkelerini ve ahlarını kussam öyle nefes alsam. 

“Babamdan beter vururdu, sırt kaşıyıcısı bile yoktu. Başlarda anlamazdım neden dayak yediğimi. Birinde pantolonun ütüsünde çift çizgi gördüğünde delilendiydi. Başka bir sefer tabak kırdım diye çullandıydı üstüme. Sonra sonra yorgun argın geliyor, ondan zaar diye bahaneler söyledim kendime. Avunurum dedim herhalde, ne bileyim. Ama öyle olmadı. Her seferinde hem canım yandı hem de içim acıdı sanki. Sonra hamile kaldım.”

Şimdi anlıyorum karnında kenetlenen elin sebebini.

“Pamuklara sarıyorum karnımı, süt içiyorum her gün, yumurta yiyorum. Konuşuyorum onunla, geleceği dünyayı benimkiyle bir bilmesin diye masallar anlatıyorum ona mutlu diyarlardan. O olalı beri daha ılık uykulara dalıyorum. Nicedir görmediğim belki de hiç görmediğim rüyalar görmeye başlıyorum. Dün gece de öyle tatlı bir rüyadaydım, çiçek tarlasında ama gözümü boğazımda kenetlenen eller ile açtım. Onca dayak yemiştim Avukat Hanım ama can havliyle ne demekmiş, ilk dün gece anladım. Kendi canımınkiyle değil ama karnımdaki cancağızımın havliyle bastım tekmeyi. Yatağın tam karşısındaki kapıya süründüm. Emeklemeye çalışan bir bebek gibiydim, bir gayret banyoya attım kendimi. Geldi arkamdan namus yoksunu, adımları yalpalasa da gücü kuvveti yerindeydi. Ben miyim ona tekme atan? Gözü dönmüştü. Gözü beni yok etmeye dönmüştü. Az sonra gördüğüm son şey, küvetin ucunda duran şampuan şişesi ve rengi sararmış banyo lifi olacaktı belki. Keşke rüyadaki çiçek tarlasında kalsaydım dedim, cancağızım da hep orada yaşardı böylece. Can-ca-ğı-zım. Azı dişler üstüme kapaklanmaya hazırlanırken cancağızımın havliyle bir tekme daha. Azı dişleri bir çukurun içinde kayboldu, pörtlek gözler kapandı. Banyo lifi sarıdan kırmızıya döndü. Sol ayağım onun karnında, onun sağ bacağı göğüslerimin üstünde, kanı yavaş yavaş her yerde…”

Yaşlar akmaya başlıyor gözünden. Artık benimle değil, yine görünmez oluyorum. Yitik çocukluğuyla, kayıp gençliğiyle, yaşayamadıklarıyla ve yaşatmayanlarla konuşuyor artık. 

“İki evimde de cinayetler işlendi. İlkinde bir geleceğim olma ihtimali elimden alındı. Sığınılacak durak sandığım ilk eli tuttum, yandığımı hissetmedim. Sever sandım. Seviyor gibi yaptı. Kandım, evlendim. Orada da çocuğumun bir geleceği olma ihtimali öldürüldü. Ve ben hiçbir şey yapamadım. Bilmiyorum ki avukat hanım. Bir şey yapabilir miydim?”

Kim bilir, kaç gece uykusuzluğumun müsebbibi olacak bu soru boğazımda bir yumru oluyor, yutkunamıyorum. Bir Nazlı’nın karnındaki eline bakıyorum bir adalet terazisi heykelinin kılıcına. Cübbem yok oluyor arkamdaki dilsiz uşaktan. Duvardaki kalın kalın çerçeveli, parlak yaldızlı yazılarla işli diplomalar, sertifikalar bir bir silinmeye başlıyor. Silinsinler zaten. Karşımda sızıya sızıya sicim gibi akıtırken Nazlı uzanıp silebiliyor muyum? Nazlılar, kız kardeşlerim baba şefkatinde, koca evinde bulamadıkları adaleti benim ofisimde ararken hangi umudu fısıldayabiliyor kulaklarına duvardaki belge yığınları? Silinsinler öyleyse. Annemin ömrümden silindiği gibi… Gözlerimin önünde… Ağır ağır…

Gözyaşlarından buğulanmış gözleri pencereye sabitleniyor. Şehir de puslu gözleri gibi, yenice doğan güneş ışığı pek direnemiyor binaların üstüne kara çarşaf gibi serilmiş griye. Nazlı’nın yüzüne anlatmanın, bu kadarını ilk defa anlatmanın huzuru ve bundan sonra olacakların çaresizliğiyle çevrelenmiş bir sakinlik oturuyor. O çaresizliğine sarılmak istiyorum ama pencereye sabit gözlerini izlerken oturduğum yerden kıpırdayamıyorum. Yüzünü bana dönüyor, yavaşça. Gözünde bir arayış…  Umduğu medeti bende bulabilir mi acaba? Sonra-zaten çok iyi bildiğim suçsuzluğuna kendini, beni ve tüm dünyayı inandırmak için tekrar açılıyor ağzı. 

“Şimdi onu öldü diye bilecekler, beni de katil. Parmak izimi alacaklar değil mi avukat hanım. Şu dünyada benim de biricik olduğumun tek ispatı.”

Eli sımsıkı karnında, şüpheye yer bırakmayacak bir sevgiyle sarılır gibi. Elinden gelen tek şey bu gibi.


Yazar hikâyeyi burada kesiyor, onlara bir son yazmadan Belma’yı ve Nazlı’yı uğurluyor. Çünkü yazarın isyanı var, bazı hikâyeler mutsuz sonla bitmeyi hak etmiyor. Sevgili okur, sen gel bu hikâyeye umut dolu bir son yaz. Nazlıların nefsi müdafaadan bir gün bile ceza almadığı, hatta hayattan alacaklı oldukları için onlara servet bağışlayan bir adalet olsun içinde. Nazlıların cancağızlarının parmaklıklar ardında değil, perdesinden içeri güneş ve neşe giren evlerde büyüdükleri bir gelecek olsun. Senin hikâyenin sonu bizim yaşadığımız kahpe dünyayı temize çeksin ve desin ki adalet var, gelecek var, kadının kadın olarak var olabildiği bir dünya var ve umut hep var! Ya da sevgili okur belki de bu sonu hiç yazmazsın. Çünkü hayal bu ya senin hikâyende Nazlılara hiç yer yoktur!


Pınar Kalkan


[1] Füruğ Ferruhzad, İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına şiirinden alınmıştır.