BU HİKÂYE TUTAR CANAN ÜZERİNE
SİBEL OĞUZ'LA SÖYLEŞİ

Sudenaz Kahraman

 

"İnsan, sanki kendini cezalandırma hakkına sahipmiş gibi en acımasız davranışları çoğu zaman yine kendine yöneltiyor. Oysa benliğimize, ruhumuza ve bedenimize karşı hak ve sorumluluklarımız var. İçimizdeki çocuğa bir yetişkin gibi davranmak onu büyütmüyor; tam tersine onun bize karşı direnç geliştirmesine neden oluyor."

17 Ağustos 2026

Bireyin kendi hayatından çaldığı anlar, yemininin kefaretini ödeyenler, iyi şiirler, kötü şairler, çocukluktan kalma papatyalar çizenler, modern dünyanın vitrinleri içinden kentsel dönüşümle sarsılan sokaklar, ölümün sessizliği, denizin mavisi…

 

    Bir kuş tüyünün kitap ayracı olabileceği, içindeki sese “Sevda” isminin verilebileceği, kuşlara kazaklar örülebileceği… Birçok ihtimalin bir araya gelişinin kitabı, Bu Hikâye Tutar Canan

 

    Hayatın içinden “Bu hikâye tutar mı?” diyenler için yazdı Sibel Oğuz.

“Kefaret” öyküsünde, Harun heyecanlandığında kelimeleri hecelerine ayırarak konuşuyordu; babası ile arasındaki ilişki “sessizlik” üzerine kuruluydu ve hayalleri olan bir çocuktu. Bu “konuşamama” hali sadece fiziksel bir engel mi, yoksa baba-oğul arasındaki aşılması güç bir mesafenin sembolü müdür?

 

Öykünün temel meselesi aile içi iletişim sorunları olmakla birlikte, asıl odağında yaşam koşullarının, bireyin kendini var edebilmesinin önündeki en büyük engellerden biri olduğu düşüncesi yer alır. Sosyoekonomik şartlar ve geleneksel yaklaşım, bireyi giderek daralan bir yaşam alanına hapseder; kendi hayatını şekillendirme imkânını elinden alır. Farklı bakış açılarına sahip, birbirlerine katlanmak zorunda kalan baba ile oğlun ilişkisi, mekânın ve yaşam koşullarının zorunlu birlikteliği içinde sessiz bir çatışmaya dönüşür. Dünyayı bodrum katındaki korkuluklu bir pencereden seyretmeye sıkışan bu iki insanın hikâyesi, aynı zamanda bir kuşak çatışmasının da hikâyesidir. Dijital çağın daha da görünür kıldığı bu çatışmanın baba tarafından geleneksel yaklaşımlarla çözülmeye çalışılması, pamuk ipliğine bağlı ilişkilerini daha da kırılgan hale getirir. Dinledikleri yöresel türküler bile, baba-oğul ilişkisinin gerisinde kalmış bu iki bireyi bir arada tutmaya yeterli değildir. Harun'un gösterdiği tepki, hem babasının yöntemlerine hem de özgürlük alanını kısıtlayan, istemediği bir yaşama zorlanmasına karşıdır. Bu tepki, ileride ayakları yere sağlam basan bir birey olmasının yanı sıra, onu sınırlayan her şeye meydan okumasının da ilk adımıdır. İçindeki tutkunun peşinden gitmeye karar vererek kendi devrimini gerçekleştirir. Bu kararı, onu birçok sıfattan kurtararak "Harun" olma yolunda ilerletir. Öykünün sonunda, “İçimdeki kafesleri tek tek kırdım. Yarın Eminönü'ne gideceğim; kuşlar orada satılıyor.” sözleriyle bu içsel zaferini taçlandırır. Bu cümle, yalnızca bir yolculuğun değil, özgürlüğe açılan yeni bir hayatın da başlangıcıdır.

 

İnsanın kendi zamanını ve potansiyelini heba etmesini neden “vebal” ve “hırsızlık” olarak tanımladınız, bahsedebilir misiniz?

 

Bu soruya kendimi de dâhil ederek cevap vermek isterim. "Vebal" benim için bir öz eleştiri, yüzleşme ve iç hesaplaşma öyküsüdür. Aynı zamanda içimdeki "ben"in bana karşı kurduğu bir savunma hikâyesidir. Bu öyküyü yazdıktan sonra bir hiç uğruna heba ettiğim duyguların ve geri dönüşü olmayan zamanın pişmanlığını derinden hissettim. İnsan, sanki kendini cezalandırma hakkına sahipmiş gibi en acımasız davranışları çoğu zaman yine kendine yöneltiyor. Oysa benliğimize, ruhumuza ve bedenimize karşı hak ve sorumluluklarımız var. İçimizdeki çocuğa bir yetişkin gibi davranmak onu büyütmüyor; tam tersine onun bize karşı direnç geliştirmesine neden oluyor.

    Bunu daha genel bir çerçevede değerlendirdiğimizde ise içinde bulunduğumuz koşullar, çoğu zaman sahip olduğumuz potansiyeli ortaya çıkarmamızı engelliyor. Birçoğumuz yaşamın telaşı içinde kendimizi gerçekleştirme fırsatını bulamadan hayata veda ediyoruz. Oysa hayatın anlamı, biraz da içimizdeki "ben"i  var edebilmekle ilgili. Şartlar ne olursa olsun, kendimize sarsılmaz bir inançla bağlı kalabilmek, ruhsal ihtiyaçlarımızı ihmal etmemek gerekiyor. Aksi halde, yalnızca kendimize karşı sorumluluğumuzu yerine getirmemiş olmuyoruz; aynı zamanda kendi benliğimizin de hırsızı haline geliyoruz.

    Bir de çağımızın başka bir gerçeği var: Çılgın tüketim kültürü ve ekranlar karşısında geçirdiğimiz uzun saatler, fark ettirmeden en değerli sermayemiz olan zamanı bizden çalıyor. Kendimizle aramıza koyduğumuz bu mesafe ise 21. yüzyıl insanının en büyük yabancılaşma sorunlarından birini doğuruyor. Bu yüzden öyküde "vebal" ve "hırsızlık" kavramlarını yalnızca ahlaki birer mesele olarak değil, insanın kendi varlığına karşı işlediği sessiz suçlar olarak ele aldım.


Hikâyenin başlığını oluşturan bu düşünce, Aslı’nın zihninde dönen “Kötü şairler iyi şiirler yazar mı?” düşüncesi ile birleşiyor. Buradaki “kötü” ifadesini ahlaki-toplumsal normlara uymayan, halanın deyimiyle “evsiz barksız serseri” anlamında mı kullandınız, yoksa estetik bir paradoksa mı işaret ediyorsunuz?

 

Çocukken "kötü kitap" yakıştırmasını duyduğumda, o yıllarda da okumayı çok seven biri olarak çok üzülmüş, çocuk aklımla bir sonuca varamamıştım. Bir kitap kötülük yapabilir miydi? O yıllarda bunun net cevabını bulamamış, yıllar sonra bunun aslında "yasaklı kitaplara" karşılık geldiğini öğrenmiştim. Dolayısıyla Aslı'nın aşkının onun dünyasındaki karşılığının, toplumun normlarıyla ters düşmesinin haklı bir nedeni var. O da toplumun kişiyi konumlandırmasıyla ilgili bir durum. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, toplum düzeni, kendi istediği gibi aşkın kanunlarını da kendisi yazıyor; bunun dışına çıkanı cezalandırdığı gibi, buna engel olanları da ödüllendiriyor. Tıpkı bu öyküdeki halanın bahçesindeki vişne ağacının çiçek açması gibi...

 

"Bu Hikâye Tutar Canan" öykünüzde metinlerarasılık ve üstkurmaca görüyoruz. Anlatıcı hem bir hikâye anlatıyor hem de yazma anındaki krizlerini paylaşıyor. Öykünüzü, yazma eylemini sorgulayan bir “yaratım öyküsü” olarak okuyabilir miyiz?

 

Yazma eylemi oldukça sancılı bir süreç. Beş dakikada okuduğumuz bir öykünün yazım sürecinin ne kadar uzun ve meşakkatli olduğunu hepimiz biliyoruz. Bazen aylarca bir karakterle yaşıyor, onun kaprislerine katlanmak zorunda kalıyorsunuz. Zihninizde filizlenen bir düşüncenin zamanla nasıl dönüştüğüne tanıklık ediyorsunuz. Yeri geliyor en sevdiğiniz karaktere bile katlanamazken, hiç sevmediğiniz bir karakterle bir arada yaşamayı öğreniyorsunuz.

    Bana göre yazmak, birçok şeye katlanmayı göze almaktır. Dolayısıyla sorunuza kısaca, "Evet, elbette." diyebilirim. Bu Hikâye Tutar Canan’ı, yazma eylemini ve yaratım sürecini sorgulayan bir "yaratım öyküsü" olarak okumak mümkündür.

 

“Ölüm banka kuyruğunda beklemeye benzemez Oya!” Bu final cümlesi ile modern insanın her şeyi sıraya koyma ve erteleme alışkanlığına bir gönderme mi yapıyorsunuz?

 

Bir gözlemci olarak şehirlerin insanla kurduğu ilişki ve insan üzerindeki etkisi beni hep düşündürmüştür. Şehirler, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, insanı ve farklı medeniyetleri bir arada tutma gücüne sahip yapılardır. Ancak bunun karşılığında kendilerine özgü bir düzen dayatırlar. Sanki insana sürekli, "Benimle yaşayacaksın, bana uyacaksın." derler ve bunu her bireye tek tek hatırlatırlar.

            Bir kente ait olmanın bedelini çoğu zaman "yetersiz zaman" duygusuyla ödüyoruz. Pek çok şeyin değer kaybettiği çağımızda zaman, belki de hiç olmadığı kadar kıymetli hale geldi. Sürekli planlıyor, erteliyor, her şeyi bir sıraya koymaya çalışıyoruz. Fakat modern insanın sıraya koyamadığı tek gerçek ölümdür. Çünkü ölüm randevu vermez, beklemez; banka kuyruğunda beklemeye hiç benzemez.

“Kusur” adlı hikâyenizde “kırmızı pelerin” birkaç kez vurgulanıyor. Finalde ise denizde yüzerek uzaklaşıyor. Bu kırmızı pelerin, Mercan’ın çocukluğunun ve annesi ile olan bağının bir simgesi midir? “Kırmızı” rengini seçmenizde özel bir neden var mıdır?

 

Kırmızı, renk dünyasında dikkat çekici bir özelliğe sahip olmakla beraber, hem çekici hem de itici yönlerinin olduğunu düşündüğüm bir renktir. "Bakmak" ile "görmek" arasındaki ince ayrımdan sıkça söz ederiz. Oysa kırmızı, ona özellikle bakmasanız bile bir şekilde gözünüze çarpan, "Ben buradayım!" diyen baskın bir renktir.

    "Kusur" öyküsünde baba-kız ilişkisini ele alırken, bu renk üzerinden babasının gözünde var olmaya çalışan bir kız çocuğunun varoluşsal sorgulamasına değindim. Bağıra bağıra "Beni gör!" diyen bir kız çocuğunun, babasının kendisine olan uzaklığını ancak o yakın gözlüklerini taktığında fark edebilmesi ve görünür olma çabalarının karşılık bulmaması, Mercan'ın en büyük kırgınlığıdır. Ne yazık ki insan doğası, bazen en yakınındakini bile görmekte kusurludur.

 

Kitabın son hikâyesi olan “Arı Çıkmazı Sokağı’nda” sokağın geçmişine dair kentsel dönüşüm vurgusu var. Arıların yuvalarının yıkılması ile çocukluğun o saf mekânının yok oluşu arasında nasıl bir paralellik kurmak istediniz?

 

Arının hem bal hem de zehir taşıyan doğası üzerinden insanlık hallerine dikkat çekmeye çalıştım. İnsan da tıpkı arı gibi yaradılışı gereği iyi ve kötü kavramlarını bir arada barındırır. Hiç kimse salt iyi ya da salt kötü değildir; insan, kötü yönlerini baskılayabildiği ölçüde "iyi" kabul edilir. Öyküdeki kız çocuğu benim gözümde saflığı temsil ediyor. Kendi dünyasında haksızlıklarla baş edemeyen bu çocuğun, buna sebep olanları arı metaforu üzerinden yaratıcıya şikâyet ettiğini görüyoruz. "Adaleti pek tabii arılar da sağlayabilir." diyerek aslında insanlığı iyiliğe ve adil olmaya çağırıyor.

    Meseleyi başka bir açıdan ele alırsak doğayı hor kullanmamızın bedelini ne yazık ki yine doğal afetlerle ve krizlerle ödüyoruz. Plansız kentleşmeyle beraber diğer canlıların yaşam alanlarını tehlikeye atıyoruz; oysa yurtsuzluk, tüm canlılar için ortak ve yıkıcı bir histir.

 

Kitabın arka kapağında okurlara bırakılan soruyu biz de size sormak istiyoruz: “İnsanı değiştiren şey yaşadıkları mı, yoksa sakladıkları mı?”

 

Hayat, tecrübelerle öğrenilen yanlışların toplamıdır. Çoğu zaman bizi dönüştüren, doğrularımızdan çok hatalarımız olur çünkü yanlışların öğreticiliği daha kalıcıdır. Bu nedenle bizde iz bırakanlar da çoğunlukla hatalı deneyimlerimizdir. Akademik sınavlarda doğru cevapladığımız onlarca soruyu neredeyse hiç hatırlamayız fakat yanlış cevaplandırdığımız soruların bizi nelerden mahrum bıraktığını yıllarca unutamayız. Ancak bu sorunun içinde bir paradoks da var: Sakladıklarımız da aslında yaşadıklarımızın bir parçasıdır. Hatta çoğu zaman, paylaşılmadıkları ve yalnızca içimizde büyüdükleri için etkileri çok daha derindir. İnsanı değiştiren yalnızca yaşadıkları değil, aynı zamanda yaşadıklarını kendi içinde nasıl taşıdığı ve sakladığıdır. İnsan doğası gereği sürekli bir değişim halindedir, bu değişim ise hem yaşadıklarının hem de sakladıklarıdır.

 

Bu öyküleri kaleme alırken, zihninizde veya şahit olduğunuz bir yaşam anında “İşte bu hikâye tutar!” dediğiniz ve sizi yazmaya ikna eden bir kırılma noktası var mı?

 

Beni yazmaya iten nedenlerin başında, çocukluğumda anlam veremediğim durumlar karşısında hayatı sorgulamaya başlamam geliyor. Bu yüzden sözünü ettiğiniz o kırılma noktası bugüne değil, aslında geçmişe ait bir mesele.

    Günümüze ve bu kitaba dair söyleyebileceğim ise şu: Beni yazmaya ikna eden tek bir öykü olmadı, yazdığım her öykü önce beni ikna etti. Bunu tek bir öyküye indirgemek, diğerlerine haksızlık olur. Hayatta ters giden şeyleri erkenden sorgulamaya başlamam, benim asıl kırılma anımdı.

 

Keyifli ve esin veren söyleşi için çok teşekkür ederim. Öyküyle kalın.