PORSELEN BEBEK

Erkan Ceylan, ​7. Seyhan Livaneli Öykü Yarışması'nda finale kalan Porselen Bebek adlı öyküsüyle Satır'da.

14 Şubat 2026

    Yusuf Usta, altmış yıllık hayatında eşyanın bir ruhu, bir hafızası olduğuna inanmıştı. Kapalıçarşı'nın kuytu bir aralığındaki küçük dükkânına giren her çatlak fincan, her paslı kilit, her sararmış fotoğraf ona bir hikâye fısıldardı. O, bir antikacı değil, unutulmuş anıların bekçisiydi. Ama bu bebek başkaydı. Onun fısıltısı, diğerlerininkine benzemiyordu; bir çığlık gibiydi.

    Onu, Halep’ten kaçıp gelmiş, yüzündeki çizgiler haritaya dönmüş yaşlı bir adam bırakmıştı tezgâhına. Adamın elleri, toprağı ve kederi anlatıyordu. Bebeği, kirlenmiş bir bez parçasının içinden, kutsal bir emaneti çıkarır gibi çıkarmıştı. "Suriye’den değil usta," demişti adam, yorgun, kısık bir sesle. "Bu, Gazze yadigârı. Savaş çıkmadan evvel, kızım oraya gelin gitmişti. Bu bebek, kızımın kızından, torunum Zeynep'ten kalan tek şey. Ekmek parası." Yusuf Usta, adamın avucuna sıkıştırdığı üç beş buruşuk banknotu alırken, utancından adamın yüzüne bakamamıştı. O an, paranın ne kadar kirli, ne kadar ağır bir şey olabileceğini hissetmişti.

    Bebek, on dokuzuncu yüzyıl sonlarından kalma, nadir bulunan bir Alman porseleniydi. El boyaması yüzünde, zamanın ve kim bilir ne acıların açtığı ince bir çatlak, hiç kurumayan bir gözyaşı izi gibi duruyordu. Mavi gözleri camdandı; ama öyle bir bakıyordu ki sanki gördüğü bütün yıkımı, bütün ateşi içine hapsetmişti. Elbiseleri bir zamanlar pahalı bir ipektendi, şimdi is ve kurumuş çamurla lekelenmiş, etekleri yer yer yırtılmıştı. Yusuf Usta, onu temizlemeye kıyamadı. O kir, onun hikâyesinin bir parçasıydı. Bebeği vitrinin en kuytu, en loş köşesine koydu. Üzerine fiyat etiketi asmadı. Bu, satılık bir mal değil, kefareti ödenmemiş bir acıydı.

    Akşamları dükkânı kapattıktan sonra, küçük gaz ocağında demlediği çayını yudumlarken, bebeği eline alır, onunla sessizce dertleşirdi. Televizyondaki haber kanalları, her akşam aynı yerden, Gazze’den gelen görüntülerle doluydu. Yıkılmış binaların oluşturduğu gri, hayalet tepeler; enkazların arasında koşturan insanlar; tozdan ve kandan yüzleri görünmez olmuş babalar, kucaklarında cansız çocukları. Yusuf Usta, televizyondaki o gri, kesif tozla, bebeğin ipek elbisesine sinmiş ince, grimsi tozu zihninde birleştirirdi. Bebeğin porselen yüzündeki o ince çatlağa dokunur, bombalanmış bir evin duvarındaki şarapnel izini okşar gibi hissederdi. O porselen yüzde, bir şehrin, bir halkın paramparça olmuş hayatını, torununu bir daha hiç göremeyecek bir dedenin kederini görüyordu.

    Bir gün dükkâna, üzerinde pahalı bir palto olan, eli yüzü düzgün bir adam girdi. Adam, etraftaki eşyaya üstünkörü bir göz gezdirdikten sonra, mıknatısa çekilmiş gibi doğruca vitrinin kuytusundaki bebeğe yöneldi. Gözleri, bir avcının avını gördüğündeki gibi parlamıştı. "Bu bebek," dedi, sesi hem bilgili hem de sahipleniciydi. "Çok nadir bir parça. Kestner. 19. yüzyıl sonu. Bu bebek için ne istersen veririm."

    Yusuf Usta, bir an duraksadı. Kirası üç ay birikmişti, dükkânın çatısı akıyordu. Adamın teklif ettiği para, bütün bu dertleri bir süreliğine de olsa unutturabilirdi. Koleksiyoner, bebeği eline almak için izin istedi. Yusuf Usta, istemeye istemeye uzattı. Adam, bebeği bir cerrah titizliğiyle incelerken anlatmaya devam etti. "Elbisesi restore edilecek, yüzündeki çatlak özel bir macunla doldurulacak. Onu müzemdeki en değerli eserlerin yanına, iklim kontrollü bir camekâna koyacağım. Gözüm gibi bakarım."

    Adamın "restore etmek", "doldurmak" gibi kelimeleri, Yusuf Usta’nın kulağına bir küfür gibi geldi. Bebeğin hafızasını silmek, yarasını kapatmak istiyordu bu adam. Onu acısından, hikâyesinden arındırıp süslü, ruhsuz bir nesneye çevirecekti. O an, bebeğin cam gözlerinin ona baktığını hissetti. O bakışta ne bir sitem ne de bir yalvarış vardı. Sadece tanıklık. Sessiz, ağır, sarsılmaz bir tanıklık. O gözlerde, enkazın altından çıkarılan, yüzü tozla kaplı sayısız Zeynep'in bakışını gördü.

    Yusuf Usta, yavaşça elini uzattı ve bebeği koleksiyonerin elinden geri aldı. "Satılık değil," dedi. Sesi, kendisinin bile beklemediği kadar net ve kararlı çıkmıştı. Adam şaşırdı, kaşlarını çattı. "Anlamadım? Fiyatı az bulduysan..." Fiyatı iki katına çıkardı. Yusuf Usta, sadece başını iki yana salladı. Adam, bir delinin inadıyla karşılaştığını anlamış gibi omuzlarını silkip dükkândan çıktı.

    Adam gittikten sonra, Yusuf Usta dükkânın kapısına "Kapalı" tabelasını astı. O gün başka müşteri istemiyordu. Bebeği alıp arkadaki küçük atölyesine götürdü. Bütün gece, titreyen parmaklarıyla, iğne iplikle bebeğin yırtık ipek elbisesini onardı. Bu bir tamir değil, bir yarayı sarma eylemiydi. Yüzündeki isli tozu, gül suyuna batırdığı pamukla, bir bebeğin yüzünü okşar gibi nazikçe temizledi. Ama yüzündeki o ince çatlağa dokunmadı. O çatlak, bebeğin kimliğiydi, hafızasıydı. Onu silmek, Zeynep'i ikinci kez öldürmek olurdu.

    Sabah dükkânı açtığında, bebek yine vitrindeydi. Ama bu kez en kuytuda değil, tam ortada, herkesin görebileceği bir yerde duruyordu. Elbisesi onarılmış, yüzü temizlenmişti. Altında fiyat etiketi yoktu. Sadece, Yusuf Usta’nın eski hat sanatıyla, mürekkebi gözyaşına karışmış gibi duran küçük bir kart vardı. Üzerinde tek bir kelime yazıyordu:

    "Vicdan."

 

ERKAN CEYLAN

    1988 İzmir doğumlu ve İzmir'de ikâmet etmekte. Çocukluk yıllarından itibaren yazın sanatına duyduğu ilgi, profesyonel kariyerinin temel yönünü belirlemiştir. Editörlük deneyimi kazandıktan sonra, şu anda senaryo yazarlığı alanında kariyer geliştirmekte ve bu doğrultuda çalışmalarını sürdürüyor.