NE "BEKLE BENİ" NE DE BÖYLE ROMANLAR

Erkan Solmaz yazdı.

"Bekle Beni, yazarın düşünce dünyasının, olay akışına paralel olarak aktarıldığı bir roman. Bu şekilde bolca soru soruyor, okurun kendi sorularını üretmesini sağlıyor ve çokça çağrışım yaptırıyor."

25 Kasım 2025

    Konuya girmeden önce, Bekle Beni’yi okuyan, okuyacak olan ve şu an bu yazıyı okumakta olan Sayın Muhbir Vatandaşlarımız için kamu spotu niteliğinde birkaç söz söylemek istiyorum:

    Sayın Muhbir Vatandaşlarımız, romanda okuduğunuz ve bu yazıda söz edilecek her şey 70’lerde geçiyor. 

    Örneğin, romanda Selim’in Leyla’ya mektubunda geçen “Nasıl oluyor da bir devletin tepesini ele geçiren bir çete milyonlarca insana acı çektirebiliyor...” cümlesinin bugünlerle hiç ilgisi yok. Çünkü olay 70'lerde geçiyor. 

    Örneğin, romanda geçen Polisin sabah baskınları, gençlere edilen zulüm, vb. faşist baskıların bugünlerdeki kuyu tip hapishanelerle, ölüm oruçlarıyla, kayyumlarla hiç ilgisi yok. Çünkü olay 70'lerde geçiyor.

    Sayın Muhbir Vatandaşlarımız rahat olsunlar, zahmet buyurmasınlar, polisimizi, savcılarımızı, hakimlerimizi boş yere meşgul etmesinler. Zira, Adalet Bakanımızın da buyurdukları gibi, “Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir”.

    Bu kısa bilgilendirmeden sonra konumuza geçebiliriz.

    Selim’in lise öğrenciliğinden, İsveç sürgünlüğüne giden yolculukta sevda, evlililik, babalık, askerlik, mahpusluk istasyonlarında Türkiye ve dünyayı gözlemlediğimiz Bekle Beni, yalnızca kişisel hafızanın değil, tarihsel-toplumsal belleğin de gün yüzüne çıktığı bir metin.

    Bu belleği kurcaladığımızda, 60’lı yılların görece özgürlük ortamını, 68 Mayısı’ndan tüm dünyaya yayılan başkaldırı rüzgârlarını ve Türkiye’ye etkisini görüyoruz. Nazım’ın, Ahmed Arif’in şiirleri okunuyor, gençler, işçiler seslerini gürleştiriyor, safları sıklaştırıyor ve isyan bayraklarını yükseltiyorlar.

    Bu aydınlanma ve değişim talepleri egemen çevreleri elbette pek rahatsız ediyor. Bu sebeple, 61 Anayasası’nın bol kesim olduğu söylenen özgürlük gömleğinin askerî terzi müdahalesiyle birkaç beden daraltılması gerekiyor. İlk günlerinde soldan bir müdahale sanılarak selamlanan muhtıranın rengi çok geçmeden anlaşılıyor. Kitaplar yasaklanıyor, toplatılıp yakılıyor, grevler engelleniyor, basına sansür uygulanıyor, birçok gazete kapatılıyor ve her darbede olduğu gibi yine işçisi, öğrencisi ve aydınları ile birlikte solun tüm tonları hapishanelerle, işkencelerle, dar ağaçlarıyla, yargısız infazlarla buluşuyor… Uğur Mumcu, İlhan Selçuk, Mümtaz Soysal, Hikmet Kıvıcımlı, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Erdal Öz bu dönem içeri alınan isimlerden sadece birkaçı. 

     Livaneli’nin "Titrek Hamsi Örgütü" ile sözde uçak kaçırma eylemleri gibi öyle absürt nedenlerle insanlar içeri alınıyor ki bunların sanırım en absürdü Sevgi Soysal’ın başına geliyor. Altan Öymen’le birlikte Kızılay’da bir lokantada sohbet ederlerken yan masada oturan iki Sayın Muhbir Vatandaş, -tesadüf bu ya- kulak misafiri oluyor ve “ordunun manevi şahsiyetini tahkir suçlaması” ile ihbar ediyorlar. Sevgi Soysal tutuklanıyor. Bir yıl ağır hapis ve dört ay sürgün cezası alıyor. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na girdiğinde ise onları karşılayanlar da durumun garipliğini bir kez daha gözler önüne seriyor: Oya Baydar ve Behice Boran zaten koğuşta, hüzünle karışık bir neşeyle sarılıyorlar birbirlerine. 

    Bekle Beni’yi okuyanlar yazıya Sayın Muhbir Vatandaşlar girişi ile başlanmasının sebebini elbette anlamışlardır. Tarihsel arka planı en kısa bu üç kelime ile özetleyebiliriz. Sayın muhbir Vatandaşlar… Dönemin sıkıyönetim koşulları içinde, yayımlanan bildiri ve duyurularla, sade vatandaşlar muhbirliğe özendiriliyor ve doğal olarak bu tür ihbarlar o kadar sık oluyor ki Başar Sabuncu bu konuda Sayın Muhbir Vatandaşlar adlı bir oyun sahneye koyuyor.

    Bu ortamda, romanın okuyan, düşünen, yazan kahramanı Selim de -doğaldır- taş duvarla, demir kapıyla, kör pencereyle, maltayla ve ranzayla tanışıyor.

    Bekle Beni'nin olay akışı aslında Livaneli okurları için hiç yabancı değil. Zeki Coşkun’un Bir Ezginin Öyküsü, Livaneli’nin Sevdalım Hayat, Zafer Köse’nin Son Ozan kitaplarından ve Nebil Özgentürk’in “Bir Ülkenin, Bir İnsanın Hikayesi-Barışa ve Özgürlüğe Adanmış Bir Yaşam” belgeselinden bu yaşam öyküsünü biliyoruz. 

    Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti kitabında, bir anlatı metniyle karşı karşıya gelmenin temel kuralı olarak, okurun sessiz bir biçimde yazarla -şair Samuel Taylor Coleridge’ın “inançsızlığın askıya alınması” dediği- bir kurmaca anlaşmasının kabul edilmesi gerektiğinden söz eder. Okur, anlatının tadını çıkarmak adına, kendisine anlatılanın hayal ürünü bir öykü olduğunu kabul etmeli ve ona göre yaklaşmalıdır.

    Ben de Eco’dan hareketle Bekle Beni’yi bu gözle okudum. Kendimi bu ülkeyi hiç bilmeyen yabancı bir okur, örneğin bir Fransız olarak konumlandırarak tamamen kurmaca bir metin okuduğumu kabul ettim. 

    Bekle Beni, yazarın düşünce dünyasının, olay akışına paralel olarak aktarıldığı bir roman. Bu şekilde bolca soru soruyor, okurun kendi sorularını üretmesini sağlıyor ve çokça çağrışım yaptırıyor. 

    İlginçtir, Selahattin Demirtaş yıllardır içeride ve ilk öyküleri dışında yazdığı tüm öyküler, romanlar; sokaklarda, özgürlükte geçiyor, Zülfü Livaneli ise dışarıda, en yükseğinden uluslarasası pasaportu ile seyahat özgürlüğü yaşarken Bekle Beni’de hapishaneyi, sorguyu, işkenceyi yazıyor. Eğer Yaşar Kemal’in dediği gibi, her yazar kendi Çukurovası’nı yazıyorsa bu nasıl oluyor? 

    Tılsım, belki de “Çukurova”da. Çukurova sadece bir mekân değil, bazen mücadele, bazen dayanışma, bazen emek, bazen vicdan demek belki de.

    Bekle Beni’nin tarihsel arka planına bakarken, mutlak kronolojik kesinlik aramaya odaklandığımızda öykü içinde bir tarih kaymasının varlığınden söz edebiliriz. Genel olarak, 80 sonrası darbenin başı Kenan Evren için söylenen diktatörlük suçlaması, 70’lerde kime karşılık geliyor, tam bilemiyorum. Elbette askerî baskının çok yoğun olduğu bir dönem ama 12 Mart’ın ilk Başbakanı Nihat Erim kendi istese de diktatörlük mertebesinde bir kişi olarak tariflenebilir mi, emin değilim. Ayrıca, 17 yaşında idam edilenin de Erdal Eren olduğunu ve bu infazın da yine 80 darbesinden sonra yapıldığını biliyoruz. Bu bilgiler elimizdeki kitap bir belgesel olsa tabii ki kronolojik bir sapma olarak düşünülebilir, fakat bir kurmaca içinde bu tür infazların 70’lerin karanlık günlerinde yapılabilme olasılığı da elbette çok yüksek. Nurhak’ta Sinan Cemgillerin, Kızıldere’de Mahir Çayanların katledilmeleri, Denizlerin infazı bu uygulamaların sadece birkaç örneği. Bu durum, bu topraklara Fransız okurları hiç de şaşırtmayacak bir detay elbette. 

    Roman, Diktatörün Kâbusu bölümünde güç, iktidar, adalet vicdan, Tanrı ve korku kavramları üzerine düşünmemizi sağlıyor. 

    Diktatör, gençliğinde herkes için adalet, iş, güç ve özgürlük amaçlamışmış ama özgürlük arttıkça anarşinin olduğunu, bunun da düzeni bozduğunu görmüşmüş, bunun üzerine ilk baştaki idealden vazgeçmişmiş, öyle söylüyor. Düzen, diktatör için her şeymiş. Öyle ki, bunun için vicdanını ve tüm ruhunu bile feda edebilirmiş. Peki, biz buna inanmış mıyız? Diktatörler bu tür laflar söylüyorsa geçiyormuşuz.

    Selim 17 yaşındaki çocuğun asılacağından söz ettiğinde diktatör önce inanamıyor, sonra vicdanını hatırlıyor ve aslında Selim’in kendi vicdanının sesi olduğunu fark ediyor. Diyalog gelişip Tanrı korkusuna geliyor. Diktatör, “Tanrıdan niye korkayım o benden daha zalim, ben üç beş genci öldürdüm oysa Tanrı çoluk çocuk herkesi öldürüyor. En amansız hastalıklarla ağrı çektiriyor, acı veriyor.” diye yanıtlayıp ekliyor. Kendi varlığının Tanrı’nın varlığını sorgulattığını, bu yüzden asıl Tanrı’nın ondan korktuğunu söylüyor. Diyalog, korkunun bir yönetim şekli olduğu ve sonunda da aslında en çok korkanın en tepedeki yalnız kişi olduğu itirafıyla son buluyor. Burada Nazım’ın Adnan Menderes için yazdığı Korku şiirini hatırlıyoruz: 

“Hiçbir korkuya benzemez halkı satanın korkusu.”

    Yine, metnin sorularına dönelim: “Bazı insanların diğerlerinden ayrılıp özel olarak inşa edilmiş, dışarı çıkma imkânı olmayan binalara kilitlenmesi ne zaman başlamıştı acaba?”  

    Selim’in bu bölümde sorduğu tarihteki ilk cezayı, hapsi, işkenceyi araştırdığımızda ilginç bir sonuçla karşılaşıyor, adeta bir Sunay Akın keşfine ulaşıyoruz: Akılla ilişkilendirilen bir Titan olan Prometheus, insanlarla bilimin ve aydınlanmanın sembolü ateşi paylaştığı için Zeus tarafından Kafkas Dağı'nın tepesine zincirlenir ve bir kartalın her gün, geceleri Prometheus’un yeniden oluşan karaciğerini yemesiyle cezalandırılır. Prometheus isminin kelime anlamı olan “öngören” bize Zengin Mutfağı, Asiye Nasıl Kurtulur oyunları ve Masalın Aslı: Aydınlıktan Karanlığa adlı çocuk kitapları ile tanıdığımız Vasıf Öngören’i hatırlatıyor. Vasıf Öngören, 12 Mart zorbalığı günlerinde kurduğu tiyatro topluluğu gizli örgüt sayılarak 6 yıl 8 ay hüküm giyiyor. Öngören de Prometheus gibi -Zeus tarafından olmasa da- 12 Mart Tanrılarıtarafından benzer sebeplerle cezalandırılıyor. 

    Bir başka soru ile devam edelim: “Hoca bunları anlatırken, Selim kara kara düşünüyordu; zihni bir fırtınanın içinde kaybolmuştu. ‘Bu kadar büyük bir dünya kavgasına nasıl karıştım ben?’ diye soruyordu kendine. Sonra küçük kızı geldi aklına. Zeynep, o masum, o neşeli varlık. ‘Onun ne ilgisi var bu olaylarla?’ dedi içinden. O minik eller, o berrak kahkahalar, bu kâbusun neresindeydi?”

    Zeynep’in kâbusun neresinde olduğu sorusunu, şu günlerde ne yazık ki çok kolay yanıtlayabiliyoruz: Gezi Parkı sürecinde mesleğinin gereği olarak bilimsel ve ahlaki bir tavır sergilediği için bu yazının yazıldığı gün, 1282 gündür Silivri’de tutsak olan Şehir Plancısı Tayfun Kahraman’ın kızı küçük Vera, bu günlerde yaşanan kâbusun nasıl tam ortasındaysa Zeynep de tabii ki tam oradaydı... 

    Zeynep demişken, romanın karakterlerinden de söz etmek gerek. Zeynep, metnin birçok yerinde insanın zehrini alıyor. Romanın daha başlarında okura umut kaynağı oluyor. “Ama o minik el, o 'baba' sesi, belki de bu tuzağı bozacak tek şey, bir gün, bir şekilde bu buzun altından bir çıkış bulacak.” Küçük Zeynep’in seslenişi ta oraların polisini bile aşıp Selim’e özgürlüğü getiriyor.

    Bir romanda karakterleri tanımanın en doğru yolu, kahramanın maruz kaldığı zor bir durumda nasıl davrandığına bakmak. Biz de hapislik, yokluk, sürgün günlerinde Leyla ve Selim’in davranışlarına bakarak bir fikir oluşturabiliriz.

    Leyla; aşkın, fedakarlığın, güvenin ve kararlığının sembolü olarak Selim’in en büyük şansı. İçerideki eşi üzülmesin diye dışarıda kendi durumunu olumlu gösteren, koşullar ne kadar zor olsa da dayanan, okura iyi ki varsındedirten güçlü bir karakter.

    Selim’in en büyük korkularından biri, sorgulanmak ve sorgulanmayı beklemek. Sorgulanacakların adları koğuşta okunurken kendi adı okunmadığı için sevinmesinin mahcubiyetini derinden yaşıyor. Arkadaşı İsmail’e bu durumu itiraf ederken İsmail, "Hepimiz hayvanlıktan kurtulmaya çalışan memelileriz… Biyolojik şartlarımızı aşamayız ama ruhumuzu başka bir noktaya çıkarabiliriz." diye yanıtlıyor Selim’i. Bu yanıt, bize Can Yücel’in Epigram şiirini hatırlatıyor.

Marx’ın da pek sevdiği bir Latin sözünü anımsıyorum  

Nihil humanum mihi alienum est 

Bu sözün altına ben de imzamı basıyorum  

İnsana ilişkin ne varsa kabulüm  

Şu hümanistler hariç  

    Selim, nihayet sorguya götürülürken, zayıf bünyesinin alerjik yapısını güçlü bir mücadele aracı olarak kullanıp, sağlığını belki de yaşamını riske ederek, içtiği ilacın yan etkisi olarak yaşadığı alerji nöbeti sayesinde sorgudan kurtuluyor. Bu da Selim’in kararlılığını ve aldığı karar için neler yapabileceğini gösteriyor. 

    Romanda anlatı araçları olarak birçok yöntemin kullanıldığını görüyoruz; Tanrı anlatıcı, mektuplar, defterler… Bu sayede bazı bilgileri, trajediye kaçmadan Livaneli edebiyatında çokça tanık olduğumuz şekilde belli bir mesafe üzerinden, bazı duyguları ise “anlatıcı ben”in tüm yakınlığı ile doğrudan hissedebiliyoruz.

     Bekle Beni sayesinde tekrar andığımız 70’lerin Selimleri ve Leylaları, burada Sayın Muhbir Vatandaşlarımız hiç kusura bakmasın, günümüzün Berkinlerini, İsmaillerini, Ethemlerini, Başaklarını ve Selahattinlerini, Dileklerini ve Ekremlerini, Ayşelerini ve Osmanlarını, Meriçlerini, Tayfunlarını ve Veralarını, Çiğdemlerini, Minelerini, Mücellalarını, Ercümentlerini, Barışlarını, Fatihlerini, Furkanlarını, Canlarını ve Abdocanlarını hatırlatıyor. 

    Bu güzel topraklara kara çalarken zalim diktatör ve adamları, yüzümüzü ağartıyor Selim, Leyla ve arkadaşları… 

    Bekle Beni’nin son sayfasını çevirdiğimde dilime şöyle bir şarkı takıldı: 

Kaldırın duvarları
Yıkın gitsin hepsini
Ne böyle zulüm olsun
Ne de böyle şarkılar...

    Bu güzel ezginin sözlerinden hareketle bitirmek istiyorum:

Ne böyle zorbalıklar olsun ne de böyle romanlar!

 

Erkan SOLMAZ

28.10.2025