“GÖĞSÜNÜN TAM ORTASINDA” KALANLAR

Aslı Gökmen yazdı.

3 Şubat 2026

    İki tarafı dikenli bir testereyi birbirine sürte sürte yaşamak, kendi kanamasını durdurmadan karşısındakinin kanamasına kahretmek, sonra düştüğü kumlu yerden başını kaldırıp tekrar cenge düşmek… Hande Çiğdemoğlu’nun öykücülüğünü yansıtan, belki de uzun zamandır donup kalmış bir yüreği ısıtarak hayata döndüren bu ifadeler; dile getirilemeyen duyguları ortaya çıkararak bizi göğsümüzün tam ortasından yaralıyor. 

    Çiğdemoğlu, aşkın iyileştirici gücünden çok, yaralayıcı tarafını vurguluyor. Örneğin, “Son Masal/ Büyülü Hare” öyküsünde, okuru kendi yazacağı bir masalın içine hapsediyor. Daha doğrusu, orada bir yolculuğa çıkarıyor. “Senin aşkın harenin diğer tarafında. Git ve kalbindeki boşluğu doldur.” diyerek adeta okuyucusunu sert biçimde sarsıyor ve onu göğsünün tam ortasındaki boşluğa atıyor. Bir kere o boşluğa düşünce insan çıkmak için debelenip duruyor ama ne mümkün… İşte tam o anda: “Pişman mısın Suleika?” diyor yazarımız. İçinde donup kalanları düşünüyor o sırada okur. “Pişman mıyım?” diye sorguluyor kendini. “Bilmem?” Pişmanlık mı yoksa hayıflanma mı kararsız kalıyor. “Korkakların dünyasında pişmanlık yoktur.” diye çarpıyor suratına tokadı yazarımız. “Pişman olacağın kadar düşünmek, yeni korkular doğurur. Henüz yaşamadığın şeylerden ürkmek bu yüzden de kendi öz seçimlerini yapamamak bir hastalık olsa gerek.” diyor. “Korkaklık safran sarı bir lanet mi yoksa hastalık mı?” diye sorguluyor okur. 

    “Kirimi temize çekmek ister misin sevgili?

    Biraz kül, çokça dumanım var.

    Bir de seni tenhalarıma sığdırdığım kalbim…”

    Pişmanlıkları film şeridi gibi hareketlenip akıyor. “Olsun, en azından çabaladım, denedim” diyor, “hayıflanmaktan iyi...” Birçok suret geçiyor gözünün önünden. Kimi yere bakıyor kimi gökyüzüne; kimi üzgün kimi gülümsüyor. Hepsi de o son bakışta donmuş kalmış. Hangisi gerçek kestiremiyor okur, işte tam o anda yazar yine fısıldıyor: “Ne de olsa suret, dünyanın en büyük yalanıydı. Gerçek ise her zaman görünmeyende gizliydi.” 

    Peki, aşk neredeydi? Hangi surette, diye düşünüyor okur. Belki de çok eskilerde kaldı, masallarda, efsanelerde… Leyla’da, Aslı’da; Kerem’de, Ferhat’ta… Belki de Hande’nin “Büyülü Hare”sinde. Belki de aşk “Kırmızı bir Reno” ile basıp gitmiştir. Zehra’nın gözlerine bakıp: “Kalbi uçmaya aceleci bir kuş ama cesareti dilime yürüyememiş bir türlü. ‘Sana tutuldum.’ diyememiş de ‘Üşüdüysen pencereyi kapatayım.’” demiştir. Aşk yetişememekmiş. Belki de mavinin içindeki huzurda, engin denizlerin ardında gizlenmiştir aşk. “Dalgaların kıyıya vurup geri çekilmesinden hemen sonra kumların üstünde kalan şey gibi…” diyor, adı gibi güzel “Yelken Bezinden Duvak” öyküsünde. Bir ağlamak geliyor içinden “olabildiğince” sevmenin “ederince” yaşamanın paslı tadını alıyor okur. 

    “Aslında İyi Kalpli Koca Dev” geliyor ardından. “Azala azala biter miyiz?” diyor. Korkunun kokusunu alıyor okur. Koca Dev gibi kokuyor. Hayatında belki de hem en yabancı hem de en tanıdık koku. “Korku, onunla savaşanları sevmeyen, saygıyla itaat edenleri ise koruyan, aslında İYİ KALPLİ KOCA BİR DEV. İnsan onunla karşılaştığında mutlaka bir şeyler yapmalı, caymalı, fikir değiştirmeli, sinmeli, kabul etmeli ama asla onu yok saymamalı.” diyor. 

    Aşkın temel besin kaynakları olan sıcacık bakış ve içten gülümsemenin önemini vurguladığı “Karpuzcu Cemil” öyküsünde; ömrünü yürekten bir rica, minnetli bir bakış, sevecen bir gülümsemeye hasret geçirmiş Karpuzcu Cemil amca gibi sevgi açlığı çeken okurlarının da yüreğini doyuruyor. 

    “Ne güzel bir gecesin sen öyle!

    Herkes masum, her şey sabaha çıkacakmış gibi…”

    Aşk dostluktan daha mı yücedir? En iyi arkadaşlık neleri gerektirir? Tüm duyguları paylaşmak, kendinden daha çok sevmek midir dostluk? İhtimal ile yaşanmışlık, kalp sözlüğünde aynı anlama gelir mi? En iyi arkadaşını kaybetmek, geçmişi kaybetmekle eş değer mi? Aşkta ve arkadaşlıkta fedakârlığın bir ölçüsü var mı? Bu soruların zeytinyağlı kereviz yemeği ile bir ilişkisi olabilir mi? Hepsinin cevabını “En İyi Arkadaşlık Bunu Gerektirir” öyküsünde vermiş Hande Çiğdemoğlu.  

    Kitabın sonuna geldiğimizde yavaş kararların hızlı süvarisi ile karşılaşıyoruz. Şehir yaşamında kalp atışını unutan herkese hitap eden “Süvari” adlı öyküde günümüze geliyoruz. Bu öyküde, hızla akıp giden ve çabucak tükenen, muadili çok, bir “anı yaşa” düşüncesiyle başlayan ve hep anda kalan, ileriye gidemeyen, gelişemeyen, çabasız, hızlı ve yüzeysel günümüz ilişkilerine dikkat çekilmiş. Rüzgârın sürüklediği ilişkilerde oradan oraya savrulan, bu arada kalp atışını unutan nice insan... Ne mevsim ne de zamanın fark ettiği, yalnızca hedef odaklı tempolu yaşamlar… 

    Hikâyenin benim için özel tarafı ise Kuşadası’nda geçmesi oldu. “…ve derler ki bir gün herkes köyüne döner.”Hande Çiğdemoğlu’na “Acaba hangi öyküyü benim için yazdınız?” diye sormuştum. İşte o öykü karşıma çıktı. “Bazı şeylere tanımsız bir şekilde çekilirsiniz, onu tanırsınız ama özlediğinizi bile fark edemeyeceğiniz kadar sizden uzakta kalmıştır.” Ben de bu öykü ile rüyayı önce gördüm sonra uykuya geçtim. Küçük bir sahil kasabasında hayatının kontrolünü kaybetmek ile kendini bulmak arasındaki ince çizgi üzerinde yürüyordu hikâye kahramanı. Ve okur onunla birlikte öğreniyordu; birazcık durup soluklanmak, anlamlı hedeflere doğru ilerlemeye engel değildi. Naftalin kokulu bir şarkı açmak ne güzeldi. “Çünkü aslolan saflıktır. Buna ister aşk de, ister iyilik. İster ana-baba sevgisi de, ister kediye, kuşa, böceğe duyulan merhamet, ister memleket hasreti ama kazanan hep saflık olur.”

    Yanıtını bilmediğim ya da bulamayacağım sorularla oyalanmayı sever miymişim? Kader… Kadere inanır mıymışım? Önce bu soruları düşündürüp sonra da: “Kader, tercihlerinle önündeki haritayı yeniden çizmektir.” cevabını veriyor Hande Çiğdemoğlu.

    Son olarak, “Bu dünyaya neden geldik? Her şey bir oyun mu? Hissettiğimiz şeyler gördüklerimizden mi ibaret? Gözün gördüğü yeterli mi, algılamak için? Tesadüf diye bir şey var mı?” sorularını kendimize soruyoruz. Rakısını yudumlayan Akif amcaya eşlik ederken ufkun sınırsızlığını, her dalganın bir arayış, her mavinin bir başlangıç olduğunu öğreniyoruz. Ve bunu unutmamak üzere kitabı kapatıyoruz.

    Kulağımızda Hande Çiğdemoğlu’nun sesi:

    “Aşk, Tanrı gibidir; varlığını hissedene dek onu yok sanırsın.” Ardından yükselen tanıdık bir melodi:

    “Artık tan yeri ışıdı bize uzun gecelerden sonra

    Bilsen, ne aydın ne güzel bir gün doğuyor seninle bana.”

    Aslı Gökmen