Eve gelirken fesleğen aldım. Ondan, toprak rengi saksısından hiç ayrılasım gelmedi. Çantamı yere bıraktım, evin anahtarını kapının üstüne taktım ama o zarif, mis kokulu yeşilliği bir süre daha elimde taşıdım. Önce birlikte mutfağa gittik, ona uygun bir yer aradık, yoktu. Odalarda gezindik biraz. Işıksızdı, beğenmedik. Balkona kafamızı uzatınca -bu, tatlı fesleğenimin benimle aldığı en derin nefesti- “Burası olmaz,” dedi “çok sıcak.” Ona saygı gösterdim. Haklıydı. Odaların aksine balkon fazlaca güneşliydi. Aslında balkon bu saatlerde böyleydi. Öğleden sonra balkondaki masa tam onun seveceği gibi olurdu. Oraya koymaya ikna edersem sabah güneşini doyasıya içine çeker, daha sonra da hafifçe esen rüzgârla serinlerdi. Bunu ona söylemeli miydim? Söylemedim.
Elimde bir fesleğenle dolaştığımı görseler acıyan gözlerle bakarlardı hemen. Belki de acımaz, kızarlardı, gözlerini kinle doldururlardı. Öldürdü, derlerdi, öldürdü el kadar bebeği. Benimse parmak uçlarım karıncalanır, sesim buğulanırdı. Oracıkta hepsini yok etmek isterdim. Konuşanı da, susanı da; hepsini ama hepsini öldürmek isterdim. Sahi, ben bir insanı öldürebilir miydim? Hem de bir bebeği, kendi bebeğimi… Bunu nasıl söylerlerdi?
Geceyle gündüzün iç içe geçtiği zamanlardı. Somun ekmek kadardı yavrum. Onu kucağıma ilk aldığımda bana nasıl bakıyorsa hep öyle bakardı. Gözleri neredeyse hep açıktı. Kısacık uyur, az sonra uyanır ve puslu gözleriyle etrafa bakardı. Gücüm yettiğince konuşurdum onunla. “Ben senin annenim.” derdim, “Sen beni anne yaptın.” Anlarmış gibi bakardı. Hep yüzümü izlerdi, hep yüzünü izlerdim.
Gündüzün geceye dönüştüğü o gün misafirler gelecekti, ev temiz olmalıydı. Oysa koltukların üstünde kusmuk izleri vardı. İkramlık bir şeyler hazırlamak lazımdı. Yerler, yerler ne haldeydi kim bilir? Ben ne haldeydim? Önce koltuktaki lekeleri sildim. Bebeğim bir kuş gibi omzuma tünemişti. Arada omzuma kustu, önemsemedim. Yanağına bir öpücük kondurup mutfağa geçtim. Misafirler ikram beklerdi. Hiç değilse bir kek çırpmalıydım. Zor oldu ama keki fırına vermeyi başardım. Bebeğim iyice acıkmıştı. Emzirdim, sanki doymadı, ağladı. Biraz daha emzirmeyi denedim, daha da çok ağladı. Elim ayağım birbirine dolaştı. Ben de onunla birlikte ağlamaya başladım. “Yok,” dedim “beceremiyorum bu işi, sütüm bile yetmiyor.” Ne yapacaktım şimdi? Ağlaya ağlaya mama hazırladım. Galiba sıcaklığını ayarlayamadım, bebeğim daha da çok ağladı. Keki fırından çıkarmalı, bebeğimi doyurmalıydım. Bir umut emzirmeyi denedim. Bu kez oldu, yavrum emerken uyudu, ben de oturduğum yerde uyudum.
Gözümü açtığımda mutfaktan yanık kokusu geliyordu. Hemen mutfağa koştum. Kekin üstü kapkara olmuştu. Hayvani sesler çıkararak ağlıyordum, bebeğim bana bakıyordu. Sanki gülüyor, gülümsüyordu. Alnına bir öpücük kondurdum. “Özür dilerim,” dedim “özür dilerim.” O da benimle birlikte ağlamaya başladı. Yere çöktüm. Sırtımdan soğuk terler akıyordu. Saçlarım ağzıma doluyordu. Bebeğim ağzıyla meme arıyordu. Parmağımın ucuyla ağzına dokundum. Parmağımı emmeye başladı. Duvardan destek alıp ayağa kalktım. Bebeğimi omzuma yatırıp diğer elimle yüzümü yıkadım. Serin suyun geçiremediği hiçbir bunalım yoktu sanki. Daha iyiydim. Önce balkonun kapısını sonra fırının kapağını açtım. Mutfak kapısını kapatıp içeri geçtim. Bir süre öylece bekledim. Elim telefona gitti. “Bugün gelmeyin, iyi değilim.” demek istedim. Böyle dersem daha da çabuk gelirler diye düşünerek vazgeçtim. “Hastayım, bir şey hazırlayamadım, başka zaman gelseniz…” desem olur muydu? İnanırlar mıydı? Hasta değildim ama iyi de değildim işte. İyi miydim sanki? Değildim. Hiç iyi değildim.
Az sonra antredeki aynada kendimle karşılaştım. Üstümdeki kıyafetin bolluğuna rağmen karnımın nasıl kocaman, nasıl sarkık olduğunu görebiliyordum. Göz altlarım mosmor olmuştu. Ben daha kendime yetemezken benden medet uman bu cana nasıl annelik yapacaktım? Sanmıştım ki acıkınca süt içecek, karnı doyunca uyuyacak, uyanınca etrafı izleyip gülücükler saçacak… Oysa sürekli ağlıyordu. Ağlamadığı o kadar az zaman vardı ki! O ağladıkça ben kahroluyordum. Ağlamasın diye yaptıklarım hiçbir işe yaramıyordu. Ben işe yaramıyordum. Kokum işe yaramıyordu. Bilmiyordum, hiçbir şey bilmiyordum. Onu kucağıma aldığım gün, bu yaşıma kadar öğrendiklerimin hep eksik, hep yarım hatta bir hiç olduğunu görmüştüm. Kadınların binlerce yıldır yaptığını yapamıyordum. Bebeğim aç ve mutsuzdu.
Kapının çalmasıyla kalp atışlarım hızlandı. Geldiler mi yoksa? Ben daha saçımı bile toplamadan… Bir suç işlemişim ve teslim olmaktan başka şansım yokmuş gibi kapıya yaklaştım. Dürbünden baktım, kimse yoktu. Yüzüme bir gülücük oturtup kapıyı açtım. Başımı basamakların olduğu tarafa uzatıp baktığımda “Fatura!” diyen bir adamla karşılaşınca rahatladım.
Bebeğim omzumda uyumak üzereydi. Uyumasını istiyorsam evin içinde gezinmeye devam etmeliydim. Öyle de yaptım. Uyuyunca yatağına yatırdım. Hızlıca ortalığı topladım. Koltuktaki kusmuk izlerini sildim, kabaca yerleri temizledim. Banyo aynası su lekeleriyle kaplıydı, oraya da el atmalıydım. Sahi, ne ikram edecektim şimdi? Mutfağa geçtim. Yanık kokusu epey azalmıştı. Keki kalıbıyla birlikte çöpe attım. Hemen bir çay koydum. O sıra tezgâhı toparladım. Çekmeceden birkaç paket bisküvi çıkardım. Keki nasıl mahvettiğimi görmemeleri yeter de artardı.
Bir tıkırtı duyunca duraladım. Kapıyı tıklatıyorlardı, bu kez gelmişlerdi. Kapıya doğru ilerlerken az daha düşüyordum. Bir çırpıda saçımı toplayıp kapıyı açtım. Çocukluk arkadaşlarımın yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Bebek uyuyordur, diye zile basmadıklarını söylediler. “Ah,” dedim “ne iyi yaptınız, az önce uyudu.” Şanslarına dış kapı da açıkmış. Kapalı olursa komşunun ziline basarız, diye anlaşmışlar. Hafiflemiştim. Görünmez bir güç tüm yorgunluğumu çekip almıştı sanki. Mutfağa doğru yöneldiklerinde tezgâhın bomboş olduğunu görecekler, diye telaşlandım. Düşündüğüm gibi olmadı. Ellerindeki poşetleri mutfak masasına bırakıp “Çayı demledin mi?” diye sordular. “Yok,” dedim “su yeni kaynadı.” Börek, kurabiye, poğaça; neler neler hazırlamışlardı. “Niye zahmet ettiniz?” dedim, “Gelmeniz yeterdi.”
Gittiklerinde kuş gibiydim. Bebeğimin ağlaması beni çağıran bir melodiye dönüşmüştü. Birlikte çay içmiş, uzun uzun sohbet etmiştik. Konuşmaya susamış gibi hiç susmamıştım. Onlar da lafımı hiç bölmemişlerdi. Hatta bir tanesi iyi göründüğümü söylemişti. İnanmıştım. İyi hissetmiştim. İyi hissettirmişti. Bebeğimin çok sağlıklı göründüğünü, ona iyi baktığımı, çok şanslı bir bebek olduğunu söylemişlerdi. Bunlar bugüne dek yazılmış hiçbir edebi eserde yer almayan eşsiz güzellikte cümlelerdi.
Akşam için ne pişireceğim, diye düşünmeme gerek kalmamıştı. Böreğin önüne bir çorba yaptım mı tamamdı. Çorbayı ocağa koyup odaya geçtim. Kafasını, boynunu, ellerini ayrı ayrı kokladım bebeğimin. Tüm çiçeklerden daha güzel kokuyordu. Parmaklarının küçüklüğüne, tırnaklarının inceliğine, gözlerindeki buğuya baktım. Sardım, sarmaladım, kucakladım; doyasıya sevdim onu. Minik ayak parmaklarının arasında biriken pamuk parçalarını çıkardım. Anahtar sesiyle yerimden kalktım. Eşim gelmişti. Yüzümün güldüğünü görünce o da sevindi. “Birlikte uyudunuz herhalde, uyku iyi gelmiş ikinize de.” dedi. Uyumadığımı ama günümün güzel geçtiğini söyledim. Gururla mutfaktaki yiyecekleri gösterdim. Eşimin yüzünde buruk bir gülümseme vardı. Sağ kolunu uzatıp beni kendine çekti. “Uyu biraz,” dedi “hatta birlikte uyuyun.” Yeni uyandı sayılır, daha sonra…” dedim. “Tamam o zaman.” deyip geri çekildi. Öylesine mi söylemişti? Yoksa kötü mü görünüyordum? Belki de haklıydı, biraz uyusam fena olmazdı. “Bebekle sen ilgilensen de ben biraz uyusam olur mu?” diye sordum. Şaşırdı ama “Tamam.” dedi. Tek bir soru sordu “Karnı tok mu?”. “Tok sayılır.” dedim, “Ağlarsa yanıma getirirsin.”
O geceden sonra her gün zifiri karanlık oldu. Ben yatağa uzandığım gibi uyuyakalmıştım. Ne kadar sonra bilmiyorum, eşim bebeğimizi yanıma getirdi. Çok ağladığını, bir türlü susturamadığını söyleyip o küçük bedeni yanıma yatırdı. Ben de o yana dönüp meme ucumu tutsun, diye bekledim. Çok geçmeden yakaladı. Olmuştu. Başarmıştım. Başarmıştık. Bebeğim süt içiyordu. Ben iyi bir anneydim. Eşim iyi bir eşti. Bebeğim… Bebeğim… Bebeğimin bizimle son gecesiydi.
Birkaç saat boyunca odadan çıkmadığımızı gören eşim yanımıza gelmişti. Omzuma dokunup beni uyandırdı. “Acıkmadın mı?” dedi, “Kalk bir şeyler ye hazır uyumuşken.” Usulca geri çekildim ama bir aksilik vardı. Bebeğim kaskatıydı; nefes almıyor, kımıldamıyordu. Eşimle göz göze geldik. Kalbim duracak gibiydi. Keşke dursaydı. Gözümü açtığımda hastanedeydim. İnsanlar acıyan gözlerle bana bakıyordu. Gözlerim sırılsıklamdı. Hiç tanımadığım insanların merhametine sığınmış, bana birkaç sözcük söylesinler diye bekliyordum. Kimse bir şey söylemiyordu. Uyuşuyordum.
Günler sonra koltuğa oturduğumda sildiğim ama temizlemeyi beceremediğim kusmuk iziyle karşılaştım. O izi öptüm, kokladım. Saatlerce başında ağladım, kimseyi oraya yaklaştırmadım. Orada uyudum- uyumak denirse. Orada yemek yedim- yemek denirse. Eşim, bir akşamüstü elinde fesleğenle içeri girip “Ne güzel kokuyor, değil mi?” dedi. Başımı koltuğa yaslayıp ağladım. Saksıyı yanımdaki sehpaya bıraktı. Elime aldığım gibi fırlattım saksıyı. Her yer toprak içinde kaldı.
Eşim birkaç gün arayla bana fesleğen aldı. Ben onları öldürünceye kadar bekliyor sonra yenisini alıyordu. Fesleğen katili gibiydim. Saksıyı nereye koysam olmuyordu. İkimizin de yüzünün rengi solmuştu. Eşim artık fesleğen almıyordu. Günler ayları kovalıyor, yıl oluyordu. Bir gün markette onunla karşılaştım. Sanki bana bakıyor, beni eve götür diyordu. Aldım onu. Bir süre evin içinde gezdirdim, odadan odaya taşıdım, balkonda güneşlendirdim. Rengi solmaya başlayınca anladım aramızdan ayrılacağını. Ne yaptımsa olmadı. Soldu, sarardı, kurudu. Gideceğini bana böyle söylemiş oldu.
Bulutlu bir günde eşim bir kez daha yanıma geldi. Gözlerime baktı, gözlerimi kaçırdım. “Sana bir şey aldım.” dedi. Öfkeyle yüzüne baktım. Yine mi fesleğen almıştı? Aklımdan geçenleri anlamış gibi “Fesleğen değil.” dedi. Elimi tutup beni mutfağa götürdü. Mutfak masasında adını bilmediğim bir çiçek vardı. Eşim sardunya olduğunu söyledi. Kendimi zor tutuyordum. “Ona bir isim verelim.” dedi eşim. Mırıltıyla “Kızım…” diyebildim. “Tamam, adı Kızım olsun.” derken sesi titredi. İlk defa, o küçücük ismin dört duvara sığmadığını, kaybımızın ne kadar büyük olduğunu sessizce itiraf ettik. Kendini toparlayıp anlatmaya başladı. “Evde de büyürmüş ama açık havayı daha çok severmiş. Bizim balkon tam ona göre. Toprağı kurudukça azar azar sulasak yeter. Çiçek açınca daha çok su vermek gerekirmiş. Bak, üstünde tomurcuklar var, gördün mü? Yakında açar.” Lafının bitmesini beklemeden “Hangi renk açar acaba?” dedim heyecanla. Eşimin gözleri parladı. Buruk bir gülümsemeyle cevapladı. İkimiz de gülümsedik. Çok uzun bir aradan sonra ilk kez gülümsedik.
Her gün balkona çıkıp konuştum onunla. Suladım, yapraklarının tozunu aldım, elimi yapraklarına sürüp kokladım. Nihayet bir akşamüstü pembe renkli çiçekleriyle merhaba, dedi bana. Saksıyı kucaklayıp eşimin iş yerine götürmeyi düşündüm bir an. Saate bakınca vazgeçtim. Birazdan eşim gelirdi. Yapmıştım işte, olmuştu bu kez! Fesleğenleri solduran ben, sardunyayı yaşatabilmiştim.