Bazı kitaplar vardır; insanın içine yerleşir, etkisi uzun sürer. Üstelik elinize aldıktan kısa bir süre sonra da bırakamaz, bitirirsiniz. Bu tür kitaplar anlatmaz aynı zamanda yaşatır. Mekân ve zaman gözünüzde canlanır. Kahraman için ayrı çatışma eylemleri bulmaya da gerek kalmaz. Sayfaları çevirdikçe sadece bir yaşamı değil, bir direnci, köklü bir ahlakı, samimi bir iç sesi okumaya başlarsınız. Tunç Soyer’in Kırmızı Kedi Yayınları arasında çıkan “Gelecek Olsun! Cezaevi Günlükleri” tam da böyle bir kitap.
Tunç Soyer, insanın zor zamanlarda kendini nasıl koruduğunu, nasıl ayakta kaldığını, içerden çökmeden, dışardaki yaşam düşüncesini nasıl umutla yaşatabildiğini güçlü bir deneyim olarak aktarıyor. Bu nedenle kitap, cezaevi günlüklerini kayda geçiren bir metin olmanın ötesine geçiyor.
Kitapta ilk hissedilen şey bir öfke değil. Kırgınlık hiç değil. En çok hissedilen, deneyimli bir geçmişten gelen sakinlik ya da iç huzur. Şaşırtıyor okuru. Haksızlığa uğradığını düşünen, anti demokratik bir hukuk anlayışı içinde tutuklu bulunan bir insanın satırlarında sorgulama, iç hesaplaşma ve zaman zaman burkulma olması beklenir. Ama bütün bunların üstünü örten bir iç dengenin sakinliği sarıyor okuru. Soyer, dört duvar arasındaki sıkışmışlığı bir mağduriyet diliyle anlatmıyor; orada da gökyüzünün mavisini görebilen, hücresine gelen uğur böceklerini fark eden, mektupları, kartları, kızı ve avukatı Defne Soyer’in ve diğer aile üyelerinin dayanışmasını bir yaşama kuvvetine dönüştüren bir bakış geliştiriyor.
Daralan mekâna rağmen daralmayan bir ruh hâli günlüklerin pek çok satırına işlenmiş. Saatin (ki kol saati Tunç Soyer için çok önemli bir araç) ve telefonun olmadığı, zamanın eski anlamlarını yitirdiği bir yerde insanın hem bedenini hem zihnini korumaya çalışması başlı başına bir direniş biçimi. Soyer’in “inadına nefes almak”, “inadına bedene bakmak”, “inadına zihni sağlam tutmak” anlayışıyla ilerleyen tavrı, politik olmaktan önce insani; gösterişli olmaktan önce sahici… Bu yüzden Cezaevi Günlükleri, bir siyasetçinin günlüğünden öte, değerlerine bağlı bir insanın tutarlılığını gösteriyor.
Bir açık görüş sonrasında yazdığı tümceler de bu “inadına” sürecini destekliyor. “Koğuşa dönüş yolunda bir memur ‘Gördüğüm en pozitif mahkûmsunuz’ dedi” (s.22).
Günlükler hiçbir biçimde bir “yakınma defteri”ne dönüşmüyor. Tam tersi, metin boyunca yaşamı dört bir yanından kavrama biçimi öne çıkıyor. Soyer, birkaç yerde özgürlüğe kavuşunca ya da “geleceğe” erişince her bir gün ve anın hakkını vereceği günleri planlıyor. Türkiye’de onunla özdeşleşmiş “yavaş şehir” anlayışı, sanki bu kez cezaevi koşullarında kurumsal bir belediyecilik modelinden çıkıp varoluşsal bir dayanma biçimine dönüşüyor. Dışarıda bir kentin ritmini yavaşlatmaya, insanı merkeze almaya çalışan anlayış; içeride nefesin ritmini koruma, sakinliğin kıymetini kavrama, telaşın insanı nasıl tükettiğini daha derinden anlama bilincine evriliyor. “Hapishaneye düşen insanın ilk kaybı özgürlüğü değildir. Asıl büyük kaybı, zamanın akışına dair kontrolüdür. Zincirler kapıdan çok, zamanın akışını yavaşlatır. Ama insan zihni en ağır zincirlerden bile kendini kurtarabilecek bir yeteneğe sahiptir” (s.53). Anlıyoruz ki, dinginlik, bazen bir karakterin değil, bir etik ve ahlaki tercihin de adı olabiliyor.
Tunç Soyer, bu döneminde hiç durmadan okuduğunu, yazdığını, hareket ettiğini ve TRT 2’nin tüm filmlerini izlediğini yazıyor. Fidel Castro’dan “Ormanda Geyik Olmak” benzetmesi ile yaptığı atıf pek çok açıdan bir ders niteliği taşıyor. Nereye gideceğini bilmeyen, rotası, pusulası belli olmayan insanları hedefe alan tümceler bunlar: “Sınıf mücadelesini, toplumun zenginler ve yoksullar olarak ayrıldığını, zenginlerin zenginliğini yoksulların emeğinin yarattığını, bu haksızlık ve adaletsizliği gidermek için mücadele etmek gerektiğini bilmiyorsan; ormanda bir geyiksin, ormanda kaybolmuşsun demektir.” (S. 28). Ormanda gezen bir geyiğe dönüşmeyeceğini böyle anlatıyor. Bir hücrede dinamizm daha nasıl sağlanabilir ki?
Cezaevi günlükleri çoğu zaman yalnızlığı anlatıyor. Tunç Soyer, belki de adından aldığı bir dirençle yalnızlığın derinine inip, eylemin eğitsel, siyasi ve psikolojik sorgulamasını yapıyor. Okudukları arasında şiirlerin ayrı bir yeri var ki günlüklerde yer buluyor. Diğer metinlerin izleri, savunma raporları, bekleyiş günleri, duruşma önceleri artan umut ve ardından gelen hayal kırıklıkları… Bütün bunlar, kitabı yalnızca duygusal değil, aynı zamanda düşünsel bir metne de dönüştürüyor. Soyer, günlüklerinde umudu romantikleştirmeden geliştirmeyi de biliyor. Üstelik bunu büyük sözler etmeden, içten sözcüklerle yapıyor. Schopenhauer’in sözüyle yaşamı ayrı bir düzlemde betimliyor: “Hayat bir insanın ilk yarısında önyüzünü, ikinci yarısında arka yüzünü gördüğü bir nakış parçasına benzer. Arkası önü kadar güzel değildir ama daha öğreticidir. İpliklerin nasıl atıldığını gösterir.” (s. 33).
Görünen o ki, Tunç Soyer içeriden bir müddet daha yazacak, böyle narin ve kararlı sözler etmeye devam edecek: “Cumhuriyet Devrimleri gibi sıçramalar yaratarak, büyük dönüşümler gerçekleştirebileceğine, büyük kazanımlar yaratabileceğine inandığım için ‘devrimci’ olmaya karar verdim. Devrimciliğin vicdanı ve aklı ‘sol’da olanların kaderi olduğunu anladım… Kendimize, ortak hikâyemize, gücümüze, düşüncemize inanmazsak kaybedeceğimize, mücadele etmekten vazgeçtiğimiz anda kazanma ihtimalimizin de ortadan kalkacağına inandım… Bedel ödemek gerekse de mücadeleyi sürdürmenin hayatı anlamlandıran en güçlü motivasyon kaynağı, en güçlü duygu olduğunu anladım.” (s.34).
Gelecek Olsun! Cezaevi Günlükleri, bu yönüyle yalnızca bir dönem tanıklığı değil; aynı zamanda zor zamanlarda insan kalabilmenin de metni… Hukuka, adalete, tutsaklığa, bekleyişe, nedensizliğe ve haksızlığa ilişkin düşünceler dile getiren bir umut anlatısı niteliğinde. Tatsız, hatta acılı olayların içinden ağırbaşlı, dağılmamış, yorgun ama hepsinden önemlisi umutlu bir insan sesi olarak ulaşıyor bize. Bu sese kulak vermek gerekiyor.
“Hayatınızda var olanların bir daha farkına varın, kıymetini bir daha idrak edin. Sevdiklerinizle birlikte oturacağınız her sofranın daha çok tadını çıkarın.” (s. 212).
ÖMER ADIGÜZEL
Dergimizle ilgili her gelişmeden anında haberdar olmak için WhatsApp duyuru grubumuza katılın.