Sabahın altı buçuğuydu. Dokuz yıldır değişmeyen o rutinle, alarmın çalmasına iki dakika kala gözlerimi açtım. Saat tam 06.28’di.
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey, karşı duvardaki o meşe saatti. Saniyesi bile şaşmazdı. Saatin tik takı odanın içinde küçük bir kalp gibi atıyordu. Meşe çerçevesi duvarda sabit. Ben sabit. Hayat sabit.
İnsan bir hayatı nasıl böyle milimetrik bir kurguya hapseder, o sabah bile anlamamıştım. Yataktan her zaman aynı taraftan kalkar, terliklerimi tam bıraktığım açıyla giyerdim. Sol dizimi önce yere koymazdım, bir çeşit uğursuzluk gibi gelirdi. Mantıksız ama düzen dediğin biraz da böyle küçük korkularla, sessiz anlaşmalarla sağlanırdı. Terliklerimi tam bıraktığım açıyla giyecektim ki birinin hafif dönük olduğunu fark ettim. Durdum. Eğilip titizlikle düzelttim.
“Her şey yerli yerinde.” dedim içimden.
Mutfağa giderken koridordaki o üç laminant parkenin üzerinden, ses çıkarmasınlar diye hep aynı ritimle geçerdim. Birinciye bas, ikinciyi hafifçe atla, üçüncüye tam kenardan... Dokuz yıl...
Alarm çalmak üzereydi. Birazdan çaydanlığı ocağa koyacak, hayatımın o sarsılmaz simetrisine bir gün daha ekleyecektim. Ocağın düğmesini çevirirken çıkan o minik “çıt” sesi, günün başladığını ilan etmişti. Çaydanlığı ocağa koyduğumda mutfak masasının üzerindeki o devetabanı yaprağına değdi gözüm. Dokuz yıl önce Havran’dan getirdiğimde küçücüktü. Şimdi devasa bir yeşillik. Ama hiç özgür değil. Saksısını her ay tam on beş derece çevirirdim ki güneşten eşit pay alsın, simetrisi bozulmasın. Bir bitkiye bile kendi düzenimin zorbalığını dayatmıştım.
Telefonun sesi, o steril sessizliği bir bıçak gibi kesti. Bu saatte?
"Alo?"
"İrfan Bey" dedi tok, resmî bir ses. Apartman yöneticisiydi. "Haberi duydunuz mu? Belediye ekiplerinin geçen hafta yaptığı ölçümlerden sonra nihai karar verildi. Binayı bir ay içinde tahliye etmemiz gerekiyor. Zemin... Zemin beklediğimizden çok daha riskli çıktı. Tebligat bugün yapıldı, bir aylık mühlet tanıdılar. Sonrasında emniyet şeridi çekilecek."
Telefonu kapatmadım. Öylece masanın üzerine bıraktım. Bardaktaki su, telefonun masaya değmesiyle oluşan hafif titreşimle halkalandı. Gözlerimi o halkadan ayıramadım. Yıllardır sarsılmaz sandığım o beton yığını, meğer altımızdaki toprağın bir şakasıyla yerle bir olmaya hazırlanıyormuş.
"Boşaltın." demişti. Koskoca dokuz yılı, bir günün içine sığdırıp kapının önüne koyun.
Salona geçtim. Halının üzerindeki o çizgileri takip ederek yürüdüm. Her şey ne kadar da yerli yerindeydi. Müze gibiydi sahiden. Bir eşyanın yerini değiştirsem, ev sanki çığlık atacakmış gibi gelirdi. Şimdi ise o eşyalar, sırtını dönmüş birer yabancı gibi bakıyordu yüzüme.
Duvarda asılı duran o zeytinlik tablosuna yaklaştım. Havran’daki çocukluğumun geçtiği o tepeleri anımsatır, diye asmıştım. Hafifçe sağa kaymıştı. Her sabah düzelttiğim o tabloyu bu sefer düzeltmedim. Öylece baktım eğriliğine. Garip bir şekilde, o eğrilik evin içindeki en "canlı" şey gibi göründü gözüme.
"Hadi bakalım İrfan," dedim kendi kendime, "müze kapandı. Şimdi neyi kurtaracaksın?"
Mutfaktan iki boş koli getirmeyi düşündüm ama ayaklarım kütüphaneye yöneldi önce. Alfabetik sırayla dizilmiş kitaplar... Bazılarını hiç okumamıştım bile, sadece o sırtlarındaki renk uyumu hoşuma gittiği için oradaydılar. İlk kitabı aldım, elime toz bulaştı. Dokuz yıllık bir toz. Kitabı koliye bırakırken içimden bir şey koptu. Oysa ne kadar da kolaymış yerinden oynamak.
Alt çekmecelerden birini çekerken takıldı. Sertçe asıldım. Çekmece rayından çıktı, içindekiler yere saçıldı. Eski faturalar, garantisi bitmiş aletlerin kullanım kılavuzları, anahtarı kaybolmuş asma kilitler... Ve en altta, o gazete kâğıdına sarılı şey.
Gazeteyi yavaşça açtım. Soğuk ve sertti dokusu. Paslanmış bir sapan.
Avucumun içine aldım. Sapanın çatalı Havran’daki o yaşlı dut ağacından kesilmişti, babam yapmıştı. Lastikleri çoktan kurumuş, çatlamıştı. Ama parmaklarım o pürüzlü ahşaba değer değmez, burnuma o yakıcı yaz güneşinin kokusu geldi. Ayaklarımın altındaki o tozlu yolun sıcaklığını hissettim. Annemin mutfak penceresinden "İrfan! Koşma evladım, dizlerin kanayacak!" diye bağırışını duyar gibi oldum.
O zamanlar hiç durmazdım. Hiçbir yere kök salamazdım. Dünya benim için dönen, yuvarlanan, sapanla fırlatılan bir taştan ibaretti. Ne zaman bu kadar bir yere çakılıp kalmıştım? Ne zaman o tozlu yolları bırakıp, laminant parkelerin gıcırtısına sığınmıştım.
Kapı yumruklandı. Gelen alt komşum Selim Bey’di. Adamcağızın suratı bembeyazdı, elleri zangır zangır titriyordu.
“İrfan Bey! Duydunuz mu? Çıkarıyorlar bizi! Gidiyoruz! Bitti her şey! Dokuz katlı ömür gidiyor elden!”
“Duydum Selim Bey," dedim, sapanı arka cebime yerleştirirken, "gidiyor."
“Nasıl bu kadar sakinsiniz? Kolilemeye başlamışsınız bile. Ben neyi alacağımı bilemiyorum. Gümüşleri mi, televizyonu mu, o ağır yemek masasını mı? Hiçbir şey sığmıyor bir bavula!”
Selim Bey’in o telaşında kendimi gördüm. Birkaç saat önceki İrfan’ı. O "sağlam zemin" takıntımızı.
“Belki de sığmamıza gerek yoktur Selim Bey." dedim mutfağa doğru yürürken. "Bakın, şu tabloya bakın. Eğri duruyor değil mi? Dokuz yıldır ilk kez düzeltmedim onu. Ve dünya hâlâ dönüyor.”
Selim Bey şaşkın şaşkın baktı tabloya, sonra da bana.
"Siz delirdiniz mi? Ev yıkılıyor diyorum!"
“Ev yıkılmıyor Selim Bey, ev yer değiştiriyor. Biz de öyle. Gelin, bir çay içelim gitmeden. Çaydanlık hâlâ sıcak. Koliler bekler.”
Mutfağa geçip iki bardak çıkardım. Elimin titreyişini gördüm ama bu sefer korkutmadı beni. O titreme, aslında donmuş bir şeyin çözülmeye başlamasıydı. Sarsılıyordum, evet. Zemin ayağımın altından kayıyordu ama garip bir şekilde, o zemin kaydıkça ben daha dik duruyormuşum gibi hissediyordum.
Eskiden sarsıntıyı bir son sanırdım. Oysa o sabah, mutfak masasının üzerindeki o devetabanını saksısından çıkarırken, bitkinin aslında o dar saksı yüzünden yaprak döktüğünü ilk kez fark ediyordum. Sarsıntı, o sıkışmışlığın çığlığıymış meğer.
Selim Bey, çayını yudumlarken biraz sakinleşti.
“Havran'da bir yerim var.” dedim birden. “Küçük bir zeytinlik. Yıllardır gitmedim. Hep 'emekli olunca' dedim, hep 'doğru zaman' dedim. Doğru zaman diye bir şey yokmuş Selim Bey, sadece 'o an' varmış.”
“Peki eşyalar ne olacak İrfan Bey?”
“Gidecek olanlar kalsın.” dedim. “Biz sadece kendimizi ve çocukluğumuzu alsak yeter.”
Öğleden sonra kapının önünde kamyonlar belirdiğinde, kolilerimin çoğu hâlâ boştu. Sadece küçük bir bavul hazırlamıştım. İçinde birkaç parça kıyafet, o yılların yorgunluğunu taşıyan, lastikleri kurumuş sapan ve saksısından çıkarıp ıslak bezlere sardığım devetabanı vardı.
Apartmandan çıkarken dönüp arkama bakmadım. Merdivenlerin gıcırtısı bu sefer bir hapishane sesine değil, bir yolculuk müziğine benziyordu. Sokağa adım attığımda güneş batıyordu. Hava hafifçe serindi.
Cebimdeki sapanın sertliğini hissettim. Elimi cebime sokup lastikleri kurumuş o paslı metali okşadım. Annem haklıydı; belki dizlerim yine kanayacaktı, belki yine düşecektim. Ama bu sefer, olduğum yere kök salmanın o konforlu uykusunda ölmeyecektim.
Sarsılmıştım. Yerimden oynamıştım. Ve sonunda, sarsıntının gürültüsü kesildiğinde, yolun ortasında duruyordum.
Arzu Sekin