Havada bizim oralardaki gibi çığırtkan olmayan bir bahar kokusu var. Karşımda duran denizle arama, çocuklarının arkasından koşan anneler, seyyar satıcılar, elleri ceplerinde, omuzları yere yakın, yaşı gençten büyük adamlar giriyor. Yerinden çıkmış tahtası kabamı acıtan bu bankta ne zamandır oturuyorum, bilmem. Veli toplantısı biter bitmez, öğretmenler odasından ceketimle çantamı kapıp kaçtım. Altı aydır alışamadığım, biri diğerlerinden sığ merdiven basamağında gene ayağım kaydı. Ama can havli bu ya, düşmedim.
Gözlerimi kısıp denize bakıyorum. Aramızdaki insanları, ağaçları, direkleri, buğulu bir aralığa hapsedince baş başa kalmış gibi oluyoruz. O “her yangını söndürür” denilen cüretkâr mavisi benimkine de değsin istiyorum. Sımsıkı kucaklasın, sarıp sarmalasın. Oysa yüzüme bile bakmıyor. Çocukken onu göreni akranlıktan ağabeyliğe terfi ettiren deniz! Hatırlıyorum da İstanbul’da akrabası olup hasbelkader onu görenlerin kurumu başka şeye benzemezdi. Ellerimizdeki salçalı ekmeklerin tadı, tozdan esmerliği saklanmış kollarımızın gücü, sol ayakla bile çalım atan topçu ayakların şanı, onu anlatanı dinlerken siliniverirdi. Ben işte ancak bu yaşımda tanıştım. Hayıflandığım kadar varmış. Ama dikenli düşüncelerimi unutturacak kadar dost değil hâlâ. Ona kızamıyorum, bu şehirde kim kimi kucaklamış ki zaten.
Okuldan çıkalı birkaç saat, belki daha fazla geçmiş olmalı. Bugün veli toplantısı vardı. Toplantı günlerinde öğrenci sıraları, genellikle annelerden oluşan bir kalabalıkla dolardı. Ama bu kez sınıfta daha çok okula ancak annelerin çözemediğini düşündüğü konulara el atmak için gelen babalar vardı. Öğrencilerin çoğunun notları kötüydü, üstelik bir süredir okulu da asıyorlardı. Kanlarını daha da deli akıtan bahar ayları onları okuldan da derslerden de uzaklaştırmıştı. Sıralara kimi göbeklerini kimi aksiliklerini kimi öfkesini sığdırmaya çalışan babaların yeni tanıştıkları bu matematik öğretmeninden hazzetmedikleri belliydi. Onlara göre öğretmen dediğin kerli ferli, şu etini verince kemiğini alan cinsten olmalıydı. Bu serserilerle ancak böyle baş edilirdi. Oysa karşılarında yeni mezundan az daha hallice, üstüne üstlük çelimsiz ve kavruk bir adam vardı. Sakin ve kararlı bir şekilde öğrencilerin durumunu anlatmaya çalıştım. İkna olmadılar, karşımda gittikçe huzursuzlandılar. Sorunun kaynağını bulduklarına işaret eden memnuniyetsiz bakışlarına dayanmak zordu; ebeveyn olarak neler yapabileceklerini anlatmaya yeltenmedim bile. Konuşma aralarına bilmediklerinden emin olduğum logaritma, binom açılımı gibi terimler sıkıştırmak da işe yaramamıştı. Hiçbiri iyi bir öğretmen olduğumu düşünmüyordu. Ama babalardan birinin sırayı itip ayağa kalkması, sonra safran sarısı bir bakışla yüzüme haykırdığı şey, içimde duvarı ikinci kez yıktı. O dakikadan sonra ne söyledim, ne duydum bilmiyorum. Ateşinden çok dumanının yaktığı bir yangından kaçar gibi çıktım okuldan. Otobüsle gelirken beş durak saydığım bu parka yürüyerek gelmiş olmalıyım.
Daha ne kadar oturacağımı bilmediğim banka biraz daha yerleşirken ayaz görmemiş bir ses beni kendime getiriyor. Duyanın kulaklarını kızartacak bu tumturaklı küfrün bir kız çocuğundan geldiğine inanmak güç. Çocuk, çiğ sarıya boyanmış perçemini savurup, hışımla yanıma oturuyor. Bir ayağından çıkan terliğini, benim varlığım gibi umursamamış olmalı ki diğerini de o fırlatıyor. Zaten rahatsız olan banka bir türlü yerleşemiyor. Bir öyle oturuyor bir böyle dönüyor, sonunda tüner gibi dizlerini göğsüne çekip duruluyor. Ağız dalaşına girip kuvvetle muhtemel birkaç da tekme savurduğu oğlanları parktan uzaklaşırken görüyorum. Neye kızdığını, neden böyle çirkin konuştuğunu, çocukların ona bir şey yapıp yapmadığını, sonra kaçıncı sınıfa gittiğini, ilkbahar bile olsa ikindi serinliğinin insanı ısırdığı bu havada ayaklarının üşüyüp üşümediğini sormak istiyorum. Ama o varlığımın farkında bile değil. Çeliği andıran bakışlarını denize kilitleyip kınası ucuna gelmiş tırnaklarını kemiriyor. Araya girmek istemiyorum. İstesem de bunu yapabileceğimden emin değilim. Ben de başımı çevirip herkesin başka şey gördüğü denize bakmaya devam ediyorum. O sırada sesini tekrar duyuyorum.
"Abi bi cigara ver de, tellenelim!” Bu kadarına da sessiz kalamam doğrusu. Boğazımı temizleyip yüzüne bakıyorum.
"Sigaram yok. Hem sen küçük değil misin, sigara içmek için? Büyükler için bile çok zararlı.”
"Oof yoksa yok de, ne uzatıyorsun be abi. Herkes ne kadar da meraklı ders vermeye.”
Hoşnutsuz bakışlarıyla yana kaykılan kıravatımı, çift çizgili kahverengi pantolonumu, altından kara bir gölge kusan tıraşlı yüzümü süzüyor.
“Öğretmen misin yoksa?”
“Öğretmenim.” diyorum. Sesim kabahatli bir çocuk gibi çıkıyor. Kulağımda az önce okulda veliden duyduğum o testereli kelimeler:
"Nasıl matematik öğreteceksin sen hoca! Önce konuşmayı öğren!”
Konuşmuyor muyum ben? Anlatmıyor muyum cebiri, geometriyi? Sayılar için nerede doğduğunun kim olduğunun hangi dilde konuştuğunun bir önemi yoktu. Onları o yüzden sevmiştim, tutkuyla bağlanmıştım. Çocuklar da benim gibi sevsinler diye anlatıyordum dilim döndüğünce ama dönmüyormuş demek. Rakamlar, formüller, denklemler şivemi gizlemeye yetmiyormuş. Eksiklik mi peki bu? İnsanı kötü öğretmen mi yapar? Yine ensemden başıma alazlar yükseliyor. En iyisi unutmaya çalışmak, diye düşünüyorum. Şimdiye kadar olduğu gibi.
Yanımdaki hırçın çocuğa bakıyorum. Herkesin derdi kendine. Kimine kıymık gelen kimine kurşun yarası. Boynundaki damarlarının şişi daha inmemiş. Kızmadığım halde öyleymiş gibi yapıyorum. Biraz tok bir sesle, “Dilin de pabuç kadar maşallah. Hem neydi o az önceki küfürlerin? Yakışıyor mu senin gibi güzel bir kıza?” diyorum.
Kızın yanakları bir anda allanıyor az önceki donuk bakışları iki alev topuna dönüyor. Ağzındaki kirli tırnak parçasını hışımla bana doğru tükürüyor.
"Ne varmış kızsam! İnsan değil miyim? Küfür etmek için erkek mi olmak lazım!”
Beklemediğim bu çıkışla gece ayazının vurduğu uyku gibi sersemliyorum.
"Hayır, öyle demek istemedim. Küfür kötü bir şey. Kıza da yakışmıyor, erkeğe de.”
Sesim zayıflamış, yüzüm düşmüş olmalı. Kız, sağa sola bakınıp, perçemini kulağının arkasına atıyor. Sonra bir yere sığdıramadığı elleriyle, aslında üstüme gelmemiş olan tükürüğünü silmek için, pantolonumun paçasını sıvazlıyor. Sesi küskünleşmiş.
"Onlar istediklerini yapıyor ama. Na şu giden piçler. Pardon abi, ağzım alışmış bir kere. Onlar da senin gibi dedi az önce. Kızmışım ben, gidemezmişim onlarla.”
"Nereye gidiyorlar ki?”
"Geçen akşam kâğıda çıkmıştık gene. Şu ilerdeki çöpün içinde tabanca bulduk. Bence kuru sıkı ama Neco basbayağı makine diyor. Sota bir yer bulup, talim yapacaklar. Beni kızım diye götürmediler. İlk ben gördüm oysaki!”
Çocuk, buldukları şeyden alelade bir oyuncak gibi bahsediyordu. Daha önce defalarca gördüğü belliydi. Araya girmeme izin vermeden, hırslanarak devam etti.
"Kızmışım. Ne işim varmış! Kâğıt arabasını ittirirken mesele yok. Tütün sattıklarında erketeye dururken de, kamyoneti vurduracaklarında el lazım olduğunda da kız mız umurlarında değil. Ama işlerine gelmediğinde sen kızsın!”
Konuşmaktan nefesi kesiliyor. Çürük bir muşmula gibi buruşturduğu yüzünü iki isyankâr damla ıslatınca utanıp elleriyle yüzünü kapatıyor.
"Tabancayı ilk ben görmüştüm.”
Dayanamayıp söze giriyorum.
"Hâlâ tabanca diyor. Bir tabanca insana neler eder, senin haberin var mı? Oyuncak bile olsa iyi değil. Ne bulduysanız polise teslim etmeniz lazımdı, ah be kızım!”
Kolunun tersiyle burnunu silerken öfkesi başına çıkıyor yine.
"Polismiş. Sen ne bilirsin abi. Polise gitsek önce bizim canımızı yakar. Onlar için biz sokaktaki aha şu tükürük gibiyiz. Sadece polis mi, anamızdan babamızdan başka bizi kim sever ki. Bak şu parka. Ben gidip şu süs bebeğine benzeyen akranlarımla oynamaya kalksam anneleri ne der sence? Hadi millete alıştık da bizim kopiller de öteledi beni. Sen gelme dediler. Çok gücüme gitti abi. İnsanın doğum gününde bu yapılır mı?”
Karşımda kimi küskün, kimi öfkeli kıvranan bu kız, bahar çocuğuydu demek. Denize bakıyorum. Mavileri laciverte, kıpırtıları oynaşmaya dönmüş. Dalgaları kucaklaşır gibi. Birden anam geliyor aklıma. Kollarının beni sarmaladığında, içime akıttığı sıcaklık sırtımı yalayıp geçiyor. Annem yani. Anam deyince kaba oluyormuş ağzıma yakışmıyormuş. Öyle demişti fakültedeki kız arkadaşım. “Seni sevmediğimden değil yanlış anlama. Ama şu konuşman falan ne bileyim bizimkilerin yanında biraz şey kalıyorsun.” “Ne kalıyorum?” diyememiştim. Dilim de gönlüm gibi tutulmuştu. Bu kez tutulmayacaktı. Anamın “Merhem olacaksa yalan kötü bir şey değildir.” sözü kulağımda çınlıyor. Hevesle ayağa kalkıyorum. Üstümü başımı düzeltirken, “Biliyor musun, bugün benim de yaş günüm. Canım pasta çekti ama tek başına mum üflemeye utandım. Sayende ben de kutlamış olurum. İster misin, şu arkadaki pastaneye gidip pasta yiyelim?” diyorum.
Neşeyle yüzüme bakıyor. Şimdi yüzü bahar dallarından pembe.
"Sahi mi diyorsun abi?”
"Tabii. Ne sandın? Ama bana söz ver, o tabancayı polise teslim edeceksiniz. İsterseniz ben de gelirim sizinle.”
"Söz.” diyor sevinçle. Zıplayarak ayağa kalkıp, fırlattığı terlikleri ayağına geçiriyor.
"Çilekli olsun mu abi?” diyor. Kıkırdıyor peşine. “Şöyle pespembe, kız işi.”
"Olsun” diyorum. “Anamın sevdiği gibi.”
Hande Çiğdemoğlu