AYNI GÖKYÜZÜ ALTINDA

Arzu Sekin yazdı.

"Bir şeyler yazdı, üzerini çizdi. Sonra en sadesini, en gerçeğini buldu. O küçük ceviz kırıntılarının bıraktığı izle kalemi kâğıda dokundurdu. Sadece bir cümle yazdı. Ama o cümle, odadaki tüm eşyaların sanki biraz daha canlanmasına vesile oldu."

31 Mart 2026

Dışarıda, İstanbul’un üzerine kirli bir tül gibi çöken akşam alacası vardı. Kadıköy’ün uğultusu, ikinci kattaki bu dairenin pencerelerine çarpıp geri dönüyordu. Halit, mutfaktaki mermer tezgâhın üzerinde duran porselen kupayı iki eliyle kavradı. Çay biteli çok olmuştu ama kupanın dibinde kalan son sıcaklık, odaya yayılan soğuk sessizliğe karşı tutunduğu tek kaleydi.

Mutfaktaki saatin ibresi, sanki havayı testereyle keser gibi muntazam bir gıcırtıyla ilerliyordu: Tık. Tık. TıkBu ses, odadaki tek canlılık belirtisiydi; buzdolabının bitmek bilmeyen, alçak frekanslı mırıltısıyla birleşince evin içinde ruhsuz, tekdüze bir koro oluşturuyorlardı.

Halit, pencerenin pervazına yaslandı. Karşı apartmanın üçüncü katında, genç bir çift akşam yemeği yiyordu. Adam gülüyor, kadın eliyle bir şeyler anlatıyordu. Halit, onların sesini duyamıyordu ama çatalın tabağa vuruş ritmini, kadının başını arkaya atışındaki kaygısız neşeyi hayal edebiliyordu. 

Halit’in omuzları, yılların yükünü taşır gibi çökmüştü; bakışları boş odanın sessizliğinde kayboluyordu. O an, zihninde bir kapı aralandı. On iki yıl öncesinin görüntüsü sızdı içeri: Kalabalık, gürültülü bir sofra. Annesinin elleri gümüş tepsiyi masanın tam ortasına bırakırken dumanı tüten böreğin kokusu odayı dolduruyor, sıcaklık yüzüne çarpıyor. Babasının şaka yollu bir sözüne karşılık, kız kardeşinin attığı o çınlayan kahkaha hâlâ kulaklarında. 

O gürültü dışarıdaki ayaza karşı bir kalkandı sanki; annesinin böreği keserken acele etmeyen, ağır hareketleri, babasının omzuna yaslanıp “Bir tabak daha!” deyişi, kardeşinin tabağına gizlice fazladan bir dilim koyuşu… Hepsi bir ağızdan yükselip Halit’in kulaklarında çınlıyordu.

Şimdi mutfakta sadece buzdolabının bitmek bilmeyen, alçak frekanslı mırıltısı vardı.

"Sesler," diye geçirdi içinden. "İnsan sesleri kapıların altından sızmıyorsa duvarlar daha kalın görünüyor. O zamanlar o masada fazladan bir sandalye olması için can atardım, şimdi ise boş sandalyelerin tozunu almaktan yoruldum. Sanki bu ev bir akvaryum ve ben suyun altında nefes almaya alışmış bir canlıyım. Dışarısı ise hep başka bir dünya."

Eski ahşap sandalyeyi çekip oturdu. Sandalyenin ayağının zemine sürülürken çıkardığı o tiz çığlık, boş odada sanki bir imdat çağrısı gibi yankılandı ve sönüp gitti. Masanın üzerindeki gazete üç gün önce bırakıldığı yerdeydi, aynı sayfada duruyordu. Telefonunun ekranı siyah bir kuyu gibi kapkaraydı, saatlerdir ne bir arama ne de bir mesajın ışığıyla aydınlanmıştı.

Telefonun ekranındaki yansımasına baktı ve bir an için o donuk gölgede kendini değil, babasını gördü. Babasının emekli olduktan sonraki o ilk, ağır aylarını hatırladı. Her sabah sanki bir yere yetişecekmiş gibi erkenden kalkıp, takımıyla masaya oturduğu ama gidecek hiçbir yeri olmadığını anladığı o vakitleri... Televizyonun karşısında, kumandayı avucunda bir can simidi gibi sıkarak uyuyakaldığı o ikindi vakitlerini...

"Oğlum," demişti babası bir keresinde sesi titreyerek, "yalnızlık öyle bir şeydir ki, odadaki sessizliği bozmak için kendi kendine konuşmaya başlarsın da sesin bile sana yabancı gelir."

Halit o zamanlar buna acıyarak gülmüştü. Şimdi boğazındaki kurumuşluk hissiyle, babasının o eski koltukta neden o kadar küçüldüğünü anlıyordu.

Halit’in yalnızlığı bir tercih değil, yavaş yavaş örülmüş bir korunma içgüdüsüydü. Yıllar önce her şeyini paylaştığı, sırtını yasladığı en yakın dostunun bir imzayla hayatını nasıl altüst ettiğini hatırladı. O büyük hayal kırıklığı, içindeki "güven" köprülerini tek gecede yıkmıştı. İnsanlara dokunmanın, onlara kalbini açmanın bedelini çok ağır ödemişti. O günden sonra, bir daha kimsenin ona zarar veremeyeceği tek kişilik kaleyi, bu evi inşa etmişti. Dışarıdaki dünya ona hep vahşi gelmişti; sanki içindekini söküp alan, sözlerini çiğneyen bir yer gibi. Bu yüzden sessizliği seçmişti. Birini hayatına dahil etmek, yeni bir yıkım ihtimalini de eve davet etmek demekti. Kapısının altından sızan o tek kişilik hava ona yetiyordu ya da öyle sanıyordu."

Kalkıp salona geçti. Salon, Halit’in yalnızlığının özenle tanzim edilmiş sığınağı gibiydi. Her şey olması gerektiği yerdeydi; hiçbir yastık ezilmemiş, hiçbir sehpa örtüsü kırışmamıştı. Rafındaki kitapların sırtları, ona küsmüş eski dostlar gibi dik ve vakur duruyordu. En sevdiği kitabın, Lüzumsuz Adam’ın kapağındaki ince toz tabakasını fark etti. Parmağını sırtında gezdirdi. Bir iz bıraktı; karanlık bir yüzeyde açılan küçük, temiz bir yol. Tıpkı zihninde açmaya çalıştığı cılız yollar gibi.

Dışarıdaki rüzgâr şiddetini artırmıştı. Pencere kanatları hafifçe titredi, sanki ev de üşüyormuş gibi bir ses çıkardı. Sokaktaki bir arabanın alarmı acı acı çalmaya başladı. Halit irkildi. Bu yabancı, yırtıcı ve rahatsız edici tiz ses, odadaki durağan ve ağır havayı bir camı kırar gibi dağıtmıştı.

Tam o sırada kapı zili çaldı. Halit olduğu yerde donup kaldı. Kalbi, göğüs kafesine ağır bir balyoz gibi vuruyordu. Kim gelirdi bu saatte? Belki yanlış bir kapı, belki sadece bir anketçi... Adımları, parkenin üzerinde yabancı birinin adımları gibi ürkekçe, sanki suç işliyormuşçasına ilerledi. Kapı deliğine yaklaştı, nefesini tuttu. Flu görüntüde alt komşusu Şule Hanım’ı gördü. Elinde küçük, beyaz bir tabak tutuyordu.

Halit, kapıyı aralarken boğazını temizledi. "Şule Hanım?" sesi, kullanılmamış bir enstrüman gibi pürüzlüydü.

"Halit Bey, kusura bakmayın rahatsız ettim bu saatte." dedi Şule Hanım. Sesi yumuşaktı, sokağın o gerçek uğultusunu apartman boşluğundan içeriye taşıyordu. "Kabak tatlısı yapmıştım da biraz fazla kaçırmışım ölçüyü. Tek başıma bitiremem dedim, aklıma siz geldiniz."

Halit, uzatılan tabağa baktı. Üzerindeki ceviz kırıntıları, mutfak ışığının altında küçük altın parçaları gibi parlıyordu. Tarçın ve şekerin tanıdık kokusu, bir an için onu yine o kalabalık sofrada, annesinin böreği tabağına bıraktığı o korunaklı çocuklukta hissettirdi. Elindeki tabağın sıcaklığı, tüm gövdesine yayılan unutulmuş bir uyanışın ilk kıvılcımıydı.

"Zahmet etmişsiniz Şule Hanım…” diyebildi. Sesi beklediğinden daha cılız ama daha insaniydi şimdi. “Gerçekten.”

"Ne zahmeti evladım. İnsan insanın külüne muhtaçtır. Afiyetle ye."

Şule Hanım merdivenlere yöneldiğinde Halit bir an duraksadı. İçinde yıllardır donmuş bir nehrin büyük bir gürültüyle çatladığını hissetti.

"Şule Hanım!"

Kadın durup arkasına baktı. "Efendim?"

"Teşekkür ederim. Yani... Gerçekten teşekkür ederim. Çoktandır, kimse kapımı böyle çalmamıştı."

Şule Hanım gülümsedi, göz kenarlarındaki çizgiler derinleşti.

"Rica ederim evladım, tabağı sonra bırakırsın. Afiyet olsun."

Kapıyı kapattığında ev eski sessizliğine gömülmedi. Tabağın yaydığı o hafif tarçın ve şeker kokusu, salonun havasını değiştirmişti sanki. Halit mutfağa döndü. Işığı açmadı. Sadece sokağın solgun, mavi ışığıyla yetindi.

Tabağı masaya koydu. Bir çatal aldı. Tatlıdan küçük bir parça ağzına attığı. Şekerin damağındaki yumuşak yayılışı ona sadece tadı değil, yaşadığını hatırlattı. Bu, bir başkasının mutfağından, özeninden süzülüp gelen bir yaşam kırıntısıydı.

"Aynı gökyüzü altında," diye düşündü, "herkes kendi küçük dünyasında bir şeyler kaynatıyor, bir şeyler bekliyor. Kapılar kapalıyken hepimiz birer yabancıyız. Ama o tabak... O tabak, aradaki uçurumu kapatan küçük bir köprüymüş meğer."

Yemeğini bitirdikten sonra tabağı titizlikle yıkadı. Suyun sıcaklığını, porselenin pürüzsüzlüğünü parmak uçlarında duyumsadı. Kurularken tabağın sıcaklığını avucunda tutmaya çalıştı. Sonra çalışma masasına gitti, bir kâğıt ve kalem aldı.

Yazmak, Halit için uzun zamandır rafa kaldırılmış, tozlanmış bir eylemdi. Üniversite yıllarında, bir kafede peçetelerin üzerine aceleyle şiirler yazar, sayfalarca mektup karalardı. Parmakları mürekkep lekesinden kurtulmazdı. Sonra hayatın tekdüze, acımasız ve duygusuz çarkları, kelimelerini birer birer elinden almıştı. Şimdi o paslı çarkların arasından bir kelime kurtarmaya, o beyaz sayfayla yeniden barışmaya çalışıyordu. Kalemin ucunun kâğıda ilk değdiği andaki o gıcırtı, sessiz odada bir çığlık gibi koptu. Bir şeyler yazdı, üzerini çizdi. Sonra en sadesini, en gerçeğini buldu. O küçük ceviz kırıntılarının bıraktığı izle kalemi kâğıda dokundurdu. Sadece bir cümle yazdı. Ama o cümle, odadaki tüm eşyaların sanki biraz daha canlanmasına vesile oldu.

Pencereyi hafifçe araladı. İçeri giren keskin mart soğuğu, yüzünü bıçak gibi sıyırıp geçti. Şehrin uğultusu artık sadece bir gürültü değil, katılmak istediği uzak bir şarkı gibi geliyordu kulağına. Bakışlarını dışarıdan çekip derin bir nefes aldı, masadaki tek cümleye baktı:

"Yarın sabah erkenden fırına git, taze ekmek alırken fırıncıya günaydın demeyi unutma."

Pencereyi kapatmak üzereyken, pervazın hemen dışındaki dar çıkıntıda gölgede bir kıpırtı fark etti. Sert mart rüzgârından kaçmaya çalışan, tüyleri birbirine karışmış sıska bir sokak kedisi, mermerin köşesine büzülmüş titriyordu. Halit duraksadı. Normalde camı kapatır ve  soğuk havayı dışarıda bırakırdı. Ama mutfaktaki tarçın kokusu ve masadaki boş tabak, içindeki tozlu, unutulmuş iyilik hissini uyandırmıştı.

Camı tamamen kapatmadı; sadece kedinin sığabileceği kadar bir aralık bıraktı. Mutfaktaki tabağın kenarında kalan son bir parça cevizi ve küçük bir kap suyu sessizce pervaza koydu. Kedi, korkuyla karışık bir merakla başını kaldırdı; gözleri karanlıkta iki küçük kehribar gibi parladı. Halit, aralarındaki o bir karışlık mesafede, hayvanın hızlı ve ürkek nefeslerini duyabiliyordu. İlk kez, odadaki tek nefes sesi kendisininki değildi. O an, bu küçücük canlının titremesinin durduğunu ve mermerin üzerinde hafifçe gevşediğini gördü. Bu, Halit için Şule Hanım’ın tabağı kadar büyük bir zaferdi.

Işığı söndürdü. Karanlık artık onu boğmuyordu. Aksine, bir sonraki günün ışığını bekleyen huzurlu bir uyku gibi sessiz ve vaat doluydu. Rüzgâr dışarıda esmeye devam ediyordu; sokağın uzak uğultusu ve mutfaktaki saatin tıkırtısı artık o kadar da rahatsız edici değildi. Gece, kendi ritmini bulmuştu. Halit, ilk kez kendi nefesinin sesini de duyabiliyordu.

 

                                                                                   Arzu SEKİN