ARINMA VE KİRLENMENİN SINIRINDA BEDEN, MADDE VE TUZ: EZGİ TANERGEÇ'İN TUZLU YÜZ KİTABI ÜZERİNE
Esma Karakuş yazdı.
Doğada her şeye elverişli böyle başka madde var mı diye düşündü Haydar; “ye, iç, yaraya bas, sat, üstüne otur, tuzla, sakla… sırları içine göm…”
Göze aldığını hak etmek, yalnızca görünenin ötesinde bir ağırlıktır. Yüzeydeki beyaz, içten içe kararan bir dünyanın maskesidir. Parlayan ama kokan, susan ama bağıran, insanın içine ittiği her şeyin yankısıdır bu sessizlik. Kendi abject’ini saklayan, kendini hem gizleyen hem ortaya seren bir sessizlik.
İlk romanı Devridaim ile Orhan Kemal Roman Armağanı ve Turgut Özakman İlk Roman Ödülü’nü kazanan Ezgi Tanergeç’in üçüncü kitabı Tuzlu Yüz, insanın kendi içine kapanan bir anlatıdır. Kanın, terin, ölümün, suçun ve sessizliğin iç içe geçtiği yerde özne artık kendi olmaktan çıkar. Tuzlu Yüz, işte bu sınır ihlalinin romanıdır. İnsanın kendinden taşan tarafını, yani tiksintinin içinde parlayan çıplak benliğini anlatır. Romanın dünyasında hiçbir şey bütünüyle temiz ya da kirli değildir.
“Yıllardır kendi aralarında döndürüp durdukları sırlar aynı sınırlar içinde tuz gibi dönüşüp kirleniyordu sanki…” (s. 57)
Tuz, hem arındırır hem yakar; ter, hem yaşatır hem çürütür. Bu ikili yapı, eserin dilinde de yankılanır: Her cümle bir başka cümlenin yankısıdır; her sessizlik, bir önceki sözcüğün artığı.
“Tuz kirlendi” (s. 46)
Ezgi Tanergeç’in dili, tuz kadar keskindir; parlayan, sonra aniden donan bir yüzey gibi. Okur, sayfalar arasında gezinirken tuzun dilini öğrenir. Yakıcı, sert ama aynı zamanda sessiz bir dil. Suç fısıldanır, ölüm yalnızca sezdirilir, delilik sessizce büyür. Tuzlu Yüz, yalnızlıkla deliliğin, suçla arınmanın, tiksintiyle güzelliğin birbirine dokunduğu bir sınırda durur. Tuz kirlenir, her cümle biraz daha beyazlaşır, biraz daha susar. Roman bittiğinde ise tuzun beyazı kalır geriye ve o beyaz, bir sayfa değil, bir yüzdür: insanın kendi yüzü.
Romanın adındaki “tuz”, ilk bakışta doğanın bir unsuru gibi görünür. Oysa burada doğa artık masum değildir. Tuz, bedenle birlikte benliği de yakar, arındırmakla yok etmek arasındaki o ince çizgide durur. Suçla vicdan, bedenle ruh, insanla doğa arasındaki sınır bu tuzun içinde erir. Okur, Tuzlu Yüz’ün sayfalarını çevirdikçe hem yanar hem donar.
“Tuzla yürümekle buzda yürümek aynıdır aslında aynı ses çıkar. Ne kadar benzer aslında değil mi, tuzla buz?” (s. 129)
Çünkü yazar, tuzu yalnızca bir madde değil, bir varlık haline getirir. Tuz, roman boyunca hem madde hem metafor olarak var olur. Yakar, kabuklaştırır, sonra da unutturur. Haydar’ın alnında biriken tuz, onun suç bedende tuttuğu izdir; terin ardında gizlenen bir vicdan lekesi. Haydar’ın suçla kurduğu ilişki, tiksintiyle arınma arasındaki o tehlikeli alandadır. Ne ondan kurtulabilir ne de ona bütünüyle teslim olabilir ne suçu işleyebilir ne ondan kaçabilir.
“Kan gölü büyümeye başladı, büyüdü büyüdü bana doğru geldi. Ayakkabıma bulaşmasın… ama kaçamıyorum… kan gölü içine alacak beni de…” (s. 2)
Çünkü tiksinti, insanın özüne en yakın sınırdır. Kendi içindeki karanlığa baktığında aslında kendine bakar. Tuzlu Yüz bu anlamda bir “bedensel içe bakış romanıdır”; kanın, terin, toprağın ve tuzun ortak hafızasında yazılmış bir metin. Tanergeç, tuzu yalnızca anlatmaz; ona dokunur, onu koklatır, hatta okura bulaştırır. Romanı okurken tuzun kokusunu duyarsın, parmaklarının arasına sıkışmış gibi hissedersin. Bu duyumsal derinlik, metnin en güçlü estetik alanıdır.
Haydar’ın bedeni, kendi vicdanının laboratuvarıdır. Yazar, bedeni bir düşünme mekânı olarak kurar. Haydar, zihninde konuşmaz; bedeniyle düşünür, teriyle hatırlar, soluğuyla pişman olur. Beden, romanın felsefi mekânıdır artık ve böylece bilinç artık bedensel bir şeydir. Tuz, burada bir kadere dönüşür. Hem erkek hem kadın hem suçlu hem masum, aynı maddeyle mühürlenmiştir. Bu madde, onları birbirine bağladığı kadar birbirinden ayırır da. Çünkü tuz, bir araya getirirken yakar; arındırırken çürütür. Bu paradoks romanın omurgasını oluşturur. Her karakter kendi tuz kabuğunun içinde yaşar, birbirine temas ettikçe biraz daha erir. Tuzlu Yüz’de doğa betimlemeleri, bu bedensel çözülmeyi tamamlar. Göl, tuzla kaplı toprağın üzerinde ağır ağır nefes alır gibidir. İnsanın içini dışına çıkaran bir ayna gibidir. Yazar, doğayı anlatmaz; doğa, insanın içinde yankılanır. Eser, bu bağlamda doğayla bedenin birbirine karıştığı bir roman olarak okunabilir. İnsan toprağa, toprak insana, su tuza karışır. Hiçbiri bütünüyle ayrı değildir. Bu karışım, romanın poetik gücünü oluşturur. Yazar, insanın kendi iç sınırını aşan -bedeninin, vicdanının, suçunun sınırını- aşarak yeni bir varoluş alanı kurar. Romanın sonunda tuz, artık yalnızca bir madde değil bir hafızadır. Bedenden dökülen ter, gözden akan yaş, toprakta biriken kristaller… Hepsi birer kayıt gibi kalır, sırları saklayan bir kavanoz içindeki tuz gibi.
“Beyaz bir toz taşıyan kavanoza. Kapağı açtı, dokundu, kokladı, tespit etti: Tuz bu.” (s. 113)
Haydar, aklın ve deliliğin, suçun ve masumiyetin, insan ve madde arasındaki sınırda yaşamaya mecburdur. Onu ayakta tutan yalnızca tiksintiyle karışık bir farkındalıktır. Roman boyunca Haydar, suçla vicdan arasında sıkışmış bir bilinç halidir. Onun için “suç”, bir eylem yerine bir düşünme biçiminde kurgulanır. Kendi karanlığına bakmaktan korkmaz ama orada gördüğü şeyin kendisi olduğunu fark ettiğinde çözülme başlar. Onun içinde taşıdığı suç, artık dışarıdan gelen bir şey değildir; iç organlara, bedene, deriye sinmiş bir tuzdur.
“Zihninin içinden bir ses duyuldu: “Bir tek ben kaldım, diğerleri gittiler.” (s. 129)
Romanın sonunda ise Haydar artık bir beden olmaktan çıkıp bir yankıya dönüşür. Suya düşen bir tuz tanesi gibi çözülür ama yok olmaz, yalnızca biçim değiştirir. Yazarın başarısı bu çözülmeyi estetize etmemesinde yatar. Delilik süslenmez, çıplak haliyle bırakılır. Okur, Haydar’ın zihninde dolaşırken kendi bilincinin karanlık köşelerine dokunur. Çünkü her insan, biraz Haydar’dır. Her vicdan, kendi tuzuyla yanar.
“Şşşşştt… Duyuyor musun tuzda ayak seslerini… Kırt kırt kırt kırt” (s. 129)
Tuzlu Yüz, insanın kendinden taşan tarafıyla yüzleşme cesaretidir. Çünkü her sayfadan sonra insan kendi iç sesini duyar: bir parça tuzun kristal sesi gibi. Roman, tam da bu sesi bırakır geriye: ne tam suç ne tam arınma, yalnızca insanın tuzla karışmış hali.
Beyaz bir yüz kalır sonunda. Ne kadar silersen sil, tuz kalır. Çünkü insan, unuttuklarını değil, bastırdıklarını taşır. Ve belki de yazarın anlatmak istediği tam da budur: Hayat, içimizde eriyen tuz kadar yakıcı, o tuz kadar kalıcıdır.
“Kırt… kırt… kırt… kırt…” (s. 130)
Esma Karakuş